Hatice Aslan, Açık Dergi: Portreler'de İlksen Mavituna’nın konuğu! "Tutunacak bir şey yok" dediği bir dünyada; sükûneti bir cesaret biçimi olarak nasıl inşa ettiğini konuşuyoruz. Sivas’ın hafızasından Ankara Konservatuvarı’nın koridorlarına, Ferhunde Hanımlar’dan Yan Yana’ya uzanan bu serüvende; akışta kalma çabasını ve oynadığı "kötü" karakterlerde bulduğu şefkati keşfediyoruz.
İ. M:Apaçık Radyo'nun Youtube kanalına hepiniz hoş geldiniz. Bu bölümde Hatice Aslan'la birlikteyiz. Büyük bir mutluluk yan yana olmak. Hoş geldiniz.
H. A: Daima olalım yan yana. Apaçık Radyo'da buluşuruz.
İ. M: Evet.
H. A: Daha nicelerine.
İ. M: Buluşuruz. En sonunda yine buluşmuştuk; bir özel yayın sırasında.
H. A: Evet.
İ. M: Siz büyük bir nezaketle buraya gelmiştiniz. Kulisten çıkıp geldiğinizi hatırlıyorum. Kapanma döneminde de yanımızdaydınız. O hengâmeli günlerde, güler yüze çok ihtiyacımız olan günlerde bize çok iyi gelmişti.
H. A: Teşekkür ederim. Yani çok üzüldüğüm zamanlardı; şaşkınlıkla gözlediğim dönemler. Neden kapanır? Yani nasıl kapanır? Bu kadar açık, tarafsız ve doğru haber varken ihtiyacımız olan şey bu. "Nasıl böyle bir şey olur?" diye bayağı bir hüzünlenmiştim, üzülmüştüm.
İ. M: Hâlâ da bizim için de cevapsız bir soru. Olsun, biz başka türlü ferahlıklara ulaşmanın yollarını buluyoruz tabii ki yan yana gelerek, konuşmaları derinleştirerek, yeni şeylerle konuşmaya başlayarak. Evet, Hatice Aslan... Belki onu televizyon ekranlarından biliyorsunuz, belki tiyatro sahnesinden, belki de sinema perdesinden. Kim bilir? Dinleyicilerimizin size aşina olduğuna eminim. Benim daha önce gerçek hayatta da karşılaşma şansım olduğu için şöyle bir soruyla başlamak istiyorum. Sizinle yan yana gelen herkesin bence malumudur bu: Bir sükûnet var her zaman üstünüzde. Bir sakinlik telkin ediyorsunuz olduğunuz yere. O işte az evvel de söylediğim gibi radyonun çok kaotik günlerinde sizinle karşılaştığımızda da bize çok iyi gelen bir sakinlikti bu.
H. A: Teşekkür ederim. Ne güzel, ne güzel.
İ. M: Yani samimiyetle söylüyorum. Birkaç yerde bunu aslında "uzun maraton" diye de tarif ettiğiniz oyunculuk hayatınızda da önemli. Biraz aslında işte dünyayı akışına bırakmak, şeyleri akışına bırakmak olarak anlatıyorsunuz. Bunu özellikle bir konuşmak istiyorum ama bir yandan da şunu düşünüyorum: Bu uzun maratonda bir yandan sükûnetle yaklaşırken işinize ve hayata, hemen hemen hayatın kendisinden de geri durmamak nasıl mümkün oluyor? Şöyle bir örnek: Radyonun kapandığını duyuyorsunuz, kalkıp geliyorsunuz. Yani bu sakinlik "ben öyle kendi kozama çekileyim" sakinliği değil. Bu nasıl bir denge hayatınızda? Bunu konuşmak istiyorum.
H. A: Şimdi "akış" deyince, o çok tehlikeli kelimelerden biri. Sanki boş vermişlik gibi anlaşılıyor maalesef. Orada aslında olan neyse onu gözlemek ve yapabileceğinin en iyisini yapmak, doğru çabayı göstermek... Sonra da artık "bu böyle" deyip ona göre önlemini almak. Ama yine özen... Kendine gösterdiğin özenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Öncelikle kendine gösterdiğin hem fiziksel olarak hem zihinsel olarak gösterdiğin özen çok önemli. Onlara dikkat ediyorum. Bir de önümde ne varsa onunla ilgileniyorum o an sadece. Yani gelecek ve geçmiş karmaşası sürekli bizi yokluyor arada. O yoklamalarda geçmiş kaygısı, gelecek kaygısı bir şeyler böyle başlayınca bıdı bıdı yapmaya zihinde; bakıyorum, gözlüyorum, diyorum ki: "Seninle sonra ilgileneceğim. Şu an çayımı içiyorum mesela. Şu an programdayım ya da tiyatrodayım." Biraz onu yapmaya çalışıyorum ama bunun çok kolay olmadığını da söyleyeyim.
İ. M: Tabii ki. Ama bir yandan bu oyunculuğa dair de iyi bir güç geliştirmenizi sağlıyor değil mi?
H. A: Çok. Oyunculukta da çok işe yarayan bir şey. O zaman işte seyirciye yansıtacağım karakter çok daha doğru bir şekilde çıkıyor. Yani bir kaygı gütmediğin zaman; beğenilme kaygısı, alkış kaygısı o tip şeylerle uğraşmıyorsun. Diyorsun ki: "Böyle bir karakter var." O karakteri gözlüyorsun, inceliyorsun. Çevrende de zaten bir sürü örnekler var. Onları da harmanlayarak bir yansıtma yapıyorum o karaktere. "İşte böyle bir şey var, bakın böyle davranınca sonucu bu" diye bir şey çıkıyor ortaya. Benim de işime yarayan şeyler oluyor bunda.
İ. M: Evet, bu da aslında yeni karakterler oynarken, yeni karakterlerle karşılaştığınızda o andaki o yaratıcı alanı mümkün kılan bir şey diye düşünüyorum. Ezber olsa, klişe şeyler olsa böyle olmaz şüphesiz.
H. A: Tabii. Bizim gibi oyunculara "kötü" dediğimiz -hani tırnak içinde, neye göre bilmiyoruz ama- o tarz karakterleri veriyorlar. Kötülüğün ne kadar ağır bir şey olduğunu mesela gözlüyorsun o anda ve diyorsun ki: "Ne kadar ağır bir şey." Yani kötülük ne kadar ağır bir şey ve bunun içinde yirmi dört saat var olmaya çalışmak ne kadar zor. O insana gösterdiğin şefkat çoğalıyor aslında. Nefret yerine şefkat çoğalıyor; diyorsun ki: "Yani içinde yüksek bir şey var, fırtınalar esiyor." Nefret duygusunu arka plana atıyorsun.
İ. M: Evet. Nefret duygusunu arkaya atmak... Bunun önemi ne sizce? Bence çok da...
H. A: Çok. Yani nefret, öfke bunlar hep birbiriyle kardeş şeyler. Karşıya öfkelenip ya da nefret duyup aslında zehri kendimiz içiyoruz o anda. O zehirden kurtulmaya çalışıyorsun anlamaya çalışarak.
İ. M: Çok doğru. Şimdi biz bir odada izole ettik kendimizi, bir sohbetin içindeyiz. Bir yandan da dünyada feci şeyler oluyor ama öte yandan evet, bunun içimizde nefreti büyütmesindense başka duyguları terbiye etmek için de belki öğrenebilecek şey bu gibi geliyor.
H. A: Yani dengeyi kurmak gerekiyor çünkü kötülük var, var olmaya da devam edecek. Tarih okuyan kişiler bilir bunu. Eski tarih, yakın tarih hepsinde var olan şeyler bunlar. Şimdi biraz daha fazla maruz kalıyoruz hem görsel olarak hem duysal olarak haberlere. Eskiden sadece kendi çevremizde, mahallemizde var olan şeyleri duyarken; şimdi dünyanın alakasız bir memleketinden bir haberi görüp ya da duyup üzülmeye başlıyoruz. Ve o üzülmeyle beraber çaresizlik başlıyor içimizde. Bir çaresizlik duygusu... Çünkü ulaşamıyoruz oraya. O çaresizlik duygusu da iyi gelmiyor tabii ki bize. O yüzden hani eskilerin dediği gibi "kapının önünü süpürmek" en doğrusu. Önce kapımızın önünü süpüreceğiz.
İ. M: Doğru ama sizin bakış açınızı düşünüyorum da; çok farklı yerlerde ifade ettiğiniz, dünyanın çok temel dertlerine ilişkin angajmanınızı da ortadan kaldıran bir şey değil bu. Yani "ben kapımın önünü süpüreyim de gerisiyle ilgim alakam yok" değil. Bilakis tüm dünyayla ilişkisini görmek aslında kendi kapınızın önünde.
H. A: Aslında o. Yani o şekilde başlıyor ya zaten. Buradan başlayıp daha gücün varsa biraz daha genişleterek çevrene, yani oradaki tüm canlılara yardım etmek... Sadece insanlar değil; tüm canlılar, tüm varlıklar. Hepsine elinden gelen en iyisini yapmak. Kapıdaki kediyi, köpeği de, böceği de, kuşu da unutmadan; çevrendeki bitkileri unutmadan... Bir ağacın kuruduğunu, bir sarmaşığın onu çok fazla artık yok edecek hale geldiğini görünce ona müdahale etmek belki. Yani o tarz küçük küçük işler çevremizde bir sürü. Gözlem yaptığımız zaman aslında; biz uzak diyarlardaki dertleri düşünürken, yürürken o anda sana bakan, belki mama bekleyen bir kedi var, bir su bekleyen bir köpek var... Aslında geçip gidiyoruz, orayı unutuyoruz.
İ. M: Evet, doğru. Bunu konuşmaya devam ederiz, bu empatinin kaynağının ne olduğunu da merak ediyorum. Ama konuyu bir başka kulvara çekeyim. Çok hoşuma giden bir detay var; yaşam öykünüzü şöyle bir düşündüğümde... Ankara'ya konservatuvara gittiğinizde aslında babanız sesiniz güzel olduğu için sizi oraya yönlendiriyor ama kendinizi oyunculukta buluyorsunuz. "Akış" diye konuştuk ya, sanki buradan mı başlamış? Acaba o adapte olma yeteneği olmasaydı hiç hayal bile etmiyordunuz belki.
H. A: Bırakıp gelirdim; "bitmiş artık sınavlar" deyip peki tamam derdim. Yani şansımı oraya doğru yönlendirdim. Hani bilinçli bir yapış değil o, hani razı oluş belki de birazcık. Çünkü aileden de gelen bir şey... Şimdi Sivas'ta doğup büyüyünce birçok şeyi yaşıyorsunuz. İşte biz orada mezhep ayrılıkları, birçok şeyi yaşadık. Hatta hep onu söylerim: Birinci Sivas olayları. Bu hani evlere çarpılar konup yakılan olay; Çorum'a, Adıyaman'a, oralara da yayılan şey. Eğer doğru anlamda, doğru şekilde önlenseydi ve cezaları verilseydi İkinci Sivas Olayı olmazdı. Hep işte yerinde ve zamanında o adaleti yerine getirmemekten kaynaklı, daha kendine güç bulup "nasıl olsa bir şey olmuyor" deyip birçok şeye seyirci kalıyoruz. Öyle bir yerde büyüdüm. Mezhep ayrılığının olduğu... Sokağa çıktığım zaman başka biri olduğumu zannettim, farklı bir aileden geldiğimi zannettim. Evet, yani o azınlık olmanın verdiği şey de var. Onlar seni daha güçlü kılıyor tabii bir yandan da. Hani "neden?", "farklı ne var?". Beraber aynı burun, aynı karaciğere sahibiz. Irkçılık zaten bana büyük bir insanlık suçu gibi gelir. Irkçılık gibi bu mezhep ayrılığı da aynı zihnin yaptığı şeyler. Öyle bir yerde büyüyünce, çok büyük olaylara şahit olunca olgunlaşıyorsun. Daha farklı bakmaya, hayatın içinde onlarla beraber yaşamaya başlıyorsun. O da seni daha sakin kılıyor diyebilirim.
İ. M: Daha sakin kılıyor ama kapalı değil asla.
H. A: Yok, hiç değilim.
İ. M: Bilakis, daha anlamaya çalışarak belki.
H. A: Tam tersine daha cesaretli. Ölümün varlığını da her zaman görerek yaşamak bu. İnsanları zaten bu kadar korkuyla iç içe kılan şey ölüm korkusu. Ölüm var, var olmaya da devam edecek. O, yaşamı daha da güzelleştiriyor benim için; her gün onu hatırlamak.
İ. M: Kaç yaşınızdaydınız Ankara'ya gittiğinizde?
H. A: Liseyi yeni bitirmiştim. On yedi, on sekiz yaşlarında. Bir anda kendimi yatılı okulda buldum. Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü. Benim için rüya gibi bir yerdi. Gözümü dört açıp her şeyi incelediğim... Çünkü bir tarafta opera bölümü var, şan bölümü var; oradan gelen seslerin güzelliği... Bir tarafta müzik bölümü var, enstrümanlar çalışma yapıyorlar. Bale'den biri çıkıyor, tiyatrodan biri oradan... Çok güzel bir okuldu Cebeci'deki Ankara Devlet Konservatuvarı. Son mezunu da biziz zaten, sonra Beşevler'e taşındı.
İ. M: Evet. Peki bugüne ne kaldı en çok o dönemden sizin için?
H. A: Ne güzel çalışıyormuşum, çok iyi çalışmışım. Yani o disiplin enteresan bir disiplindi. Sivas'ta büyüdüğüm için tiyatro gibi bir varlığı ancak turnelere gelen oyunlarda görüyorduk. Onda da dokuz kardeş büyüdüğümüz için çok fırsatımız olmuyordu. Sinemaya gidiyorduk; babam memur olduğu için devlet sinema kartı veriyordu. Biz onunla Atölye Sineması'na gidiyorduk bayağı düzenli bir şekilde. Fakat tiyatro daha çok bir-iki günlük turneler olduğu için daha çok devletin üst makamlarına ulaşıyordu, bizim haberimiz bile olmuyordu. Tiyatro ile tanışmam o yüzden Ankara Devlet Konservatuvarı ile beraber başladı.
İ. M: Tam kaynağında tanışmışsınız.
H. A: Çok büyük eksiklikler vardı. O açığı kapatmak için sabah altıda uyanıyordum; Kurtuluş Parkı'na kadar koşup antrenmanımı yapıp, gelip akrobasi odasında çalışıp sonra sekizdeki derse hazırlanıyordum. Tabii ki diksiyonla ilgili hatalarım vardı. Çünkü edebiyat dersinde bize öğretilen, biliyorsunuz, yazdığı gibi okumaktır. "Gelecek", "açacak", "gidecek" gibi kelimeler vardı; onları düzeltmem gerekiyordu.
İ. M: Çok iş vardı.
H. A: Çok iş vardı. O dönem Mehmet Atay'ın, Nurseli İdiz'in, hocalarımın desteği benim için çok kıymetlidir, hâlâ minnetle anarım. Lemi Bilgin'in aynı şekilde çok yardımları oldu.
İ. M: Ve televizyon ekranında çok geniş bir kitleye ulaştınız zamanında. Ferhunde Hanımlar zamanını hatırlıyorum. O dönem ne kadar büyük bir rağbet görmüştü.
H. A: Bizim o amatör halimiz çok işe yaradı. Hepsi Devlet Tiyatrosu oyuncularıydı oradakilerin. Seynan Levent'in bir projesidir o; Akşama Doğru programını yapıyordu o zamanlar. Tabii TRT'nin de TRT olduğu zamanlardı. Daha hiçbir kanal, hatta TRT 2 bile yoktu. Sonra TRT 2, sonra özel kanallar kuruldu. O dönem biz güncel olayları işliyorduk. Murat Karahüseyinoğlu'ydu yönetmenimiz. Melek Baykal'ın ağzından -evin delisi gibiydi hani tırnak içinde- güncel haberleri veriyorduk Ferhunde Hanımlar'da.
İ. M: Çok muazzam bir şey.
H. A: Evet, çok tatlıydı ve kendi kostümlerimizi kendimiz hazırlardık. Mesela Ankara sokaklarında dolaşırken "Ah bu Necla, tam Necla kıyafeti!" diyorduk. Şimdi seyrederken diyorum ki "Hepsi benim kıyafetlerim; bak şu ne güzelmiş, keşke vermeseymişim, şu kırmızı eşofmanım..." diye seyrediyorum.
İ. M: O kadar organik, o kadar doğal.
H. A: Çok. Ve o sıralar Ankara'nın tüm sokaklarında çekim yapıyorduk. Tabii o zaman öyle yüksek izinler falan yoktu, bayağı Ankara sokaklarını tek tek gösteriyorduk çekim anında.
İ. M: Gerçekten öyle, çok canlı bir yaşantı izlediğimi hatırlıyorum. Çocukluk izlenimlerimle konuşuyorum tabii.
H. A: Tahmin edebiliyorum.
İ. M: Ama kalmış bir şekilde, bu da çok kuvvetli. Tiyatro kökenli oyuncuların hepsi için o dönem çok belirleyici oldu galiba.
H. A: Tabii. Tamer Karadağlı daha o dönem okuyordu Bilkent'te. Hatta onun mezuniyetini dizi zamanı kutlamıştık. Diğer herkes -çocuklar dışında- Devlet Tiyatrosu oyuncusuydu. Benim en sevdiğim dönemlerimden biridir. Çünkü bir tarafta Yücel Erten'in sahneye koyduğu Azizname 95 vardı. 1995 yılından 2000 yılına kadar süren, hem yurt içi hem yurt dışı turneleri kapalı gişe oynadığımız bir oyundur.
İ. M: Evet, Azizname de çok büyük bir rağbet görmüştü o dönem.
H. A: Çok iyiydi; Rüştü Asyalı, İhsan Sanıvar, Ahmet Mümtaz Taylan, Hüseyin Avni Danyal, Berrin Ötenel... Çok özel bir kadroydu.
İ. M: Müthiş. Bunları insan hızlıca unutuyor, hatırlamak çok kıymetli. Büyük ekipler ve büyük performanslar.
H. A: Üç buçuk saatlik bir oyun ve ne kadar çok çeşit kahkaha olduğunu ben o oyunda öğrendim. Öterek gülenler falan vardı. Turgay Erdener'in müzikleri, Salima Sökmen'in danslarıyla güzel bir iştir.
İ. M: Belgeleri var mıdır geride?
H. A: Vardır; Yücel Erten'de ve Devlet Tiyatrosu arşivinde mutlaka vardır ama tiyatro tadı farklı bir şey tabii.
İ. M: Ama yine de dokümantasyon manasında... Aziz Nesin'in de mirası sürüyor, Nesin Vakfı'yla yaşamaya devam ediyor. Belki de Türkiye'nin en çok okunan yazarlarından biri hâlâ.
H. A: Öngörüsü çok yüksek. Keşke bir de uygulayabilsek. Okuduğumuz şeyleri sadece bilgi olarak cebimize toplamanın hiçbir anlamı yok. Eyleme geçmediğimiz sürece o bilginin anlamı yok.
İ. M: Çok doğru. Hadi tiyatrodan devam edelim. Aklıma DOT zamanı da geliyor. DOT zamanı da sizin için belirleyici olmuş olsa gerek. İzleyici olarak benim için çok çığır açıcıydı. Mekânda oyun deneyimlemek, yer yer interaksiyon... Oyuncular için de kuralları değiştiren bir dönemdi.
H. A: Devlet Tiyatrosu'ndan emekli olup bir anda DOT gibi anlayış olarak keskin bir yere geçmek... Murat Daltaban'a ve Özlem Daltaban'a çok teşekkür ediyorum böyle bir yol açtıkları için. "Acı kahve" dediğimiz bir tiyatro anlayışıydı, çok iyi geldi. Oyunculuk anlamında bana çok şey kattı. Bizde "dördüncü duvar" vardır; seyirci yokmuş gibi oynarız. Bir anda kendimi seyirciyle diyalog halinde, aynı zamanda iç dünyanla ilgili replik geçişlerinin olduğu inanılmaz bir yerde buldum. Vur/Yağmala/Yeniden projesiyle başlamıştık, çok etkilenmiştim. Mısır Apartmanı ve Bilsak binasındaki o dönemler...
İ. M: O dönem izleyiciyi de çok dönüştüren bir dönemdi. Çok daha sahici bir etkileşim vardı.
H. A: Beyoğlu'nun daha güzel olduğu dönemler belki de. Gerçi şimdi tekrar dönüyor sanki eski Beyoğlu. O projenin şöyle bir güzelliği vardı: 16 kısa oyun... Sabah başlıyorduk, seyirci kek kokusuyla içeri giriyordu. Ara veriliyor, kahve ve kek ikram ediliyordu. O 16 oyun bütün gün sürüyordu.
İ. M: Buradan da o ekole bir selam etmiş olalım. Craft Tiyatro da oradan feyzalarak devam ediyor.
H. A: Gençler için de güzel bir alan. Ama oyunculuk tarzı sadece bu değil tabii, geniş yelpazeyi devam ettirmekte fayda var; "gergedan gibi" tek bir yerden bakmadan. Değişime açık olmak gelişimi getirir.
İ. M: Hatice Aslan deyince; Üç Maymun deyince bambaşka, en son Bahar dizisindeki karakter bambaşka...
H. A: Farklı karakterler oynamayı merak ediyorum. En yeni filmlerden Yan Yana var, Cam Sehpa var; 20 Şubat'ta vizyona girecek. Tam doğum günüme denk geliyor ama biz o sırada Berlin Film Festivali'nde olacağız. Aktör olarak bedenimi kullandığım için yalana kaçsın istemiyorum hiçbir şey.
İ. M: "İştah" kelimesini sık kullanıyorsunuz oyunculuğa dair.
H. A: Nilay Örnek'le bir söyleşimizde o demişti; "sizde gözlediğim şey iştah" diye. Çok hoşuma gitmişti. İnşallah açgözlülüğe kaçmasın. Bir programa geldiğimde de "Bu söyleşi nereye gidecek acaba?" diye o heyecanlı iştah oluyor bir anda.
İ. M: İştahın karşıtı apatik bir durum gibi. İştah zaten açık olmayla gelen bir şey. Mesleğinize tutunmanızı sağlayan bir itki gibi.
H. A: "Tutunma" kelimesi aslında yol almanı engelleyen bir şey ya... Benim için oyunculuk olmazsa hayat olmaz gibi bir şey değil. Hatice şimdilik burada var olmaya çalışıyor, onun tadını çıkarıyorum. Tutunacak bir şey yok bu dünyada; sağlıktan, cömertlikten ve dayanışmadan başka. Bugün 6 Şubat dolayısıyla da hani; bazı şeylere hâlâ nasıl seyirci kalınıyor, elimizden bir şey gelmemesi ve üst makamlara "ne olur görün" diye bakmamız çok acı. Ama herkes kendi eyleminin bedelini ödeyecektir.
İ. M: Evet, dayanışma çok önemli bir kelime. Bizim büyüklerimiz radyoda "tekrar esastır" derlerdi; neden hep iklim anlatıyorsunuz diyenlere...
H. A: Kesinlikle. Tüketimden uzak bir hayat şahane bir şey. Hayatı küçültmek çok önemli. Tekne hayatını o yüzden çok çevreci buluyorum; minimal bir hayat. Az eşya, az tüketim, az çöp... Hışırtılı paketlerden uzak durmak bile bir ipucu olabilir.
İ. M: Biz de bu yayınla bunu aktarıyoruzdur umarım. Burası bir topluluk ve dayanışma ortamı. Yeniden parçası olduğunuzu göstermek bizim için çok kıymetli.
H. A: Her zaman büyük bir saygıyla dinliyorum programları.
İ. M: Eksik olmayın. Sizi hayranlıkla izlemeye devam edeceğiz. Hatice Aslan'la birlikteydik, çok teşekkürler bizi izlediğiniz için.

