Tehlike Doğadan, Afet İnsandan

-
Aa
+
a
a
a

Dünya Mirası Adalar’da Nevin Sungur, jeoloji profesörü Haluk Eyidoğan ile depremin üçüncü yılında İstanbul ve Adalar’ın olası Marmara depremine hazırlığını ve “tehlike doğadan, afet insandan” gerçeğini konuşuyor.

""
Depremin Üçüncü Yılında İstanbul ve Adalar Ne Kadar Hazır?
 

Depremin Üçüncü Yılında İstanbul ve Adalar Ne Kadar Hazır?

podcast servisi: iTunes / RSS

Nevin Sungur: Herkese merhaba. Apaçık Radyo'da Dünya Mirası Adalar programına başlıyoruz, ben Nevin Sungur. Derya maalesef bugün programa katılamıyor, ben programı tek başıma yapacağım ama teknik masada Andrei Gritcu benimle beraber. Ona ve destekçimiz Neşe Günayerk’e çok teşekkür ediyoruz.

6 Şubat'ta 2023 tarihinde yaşadığımız büyük deprem felaketinin üzerinden üç yıl geçti. İçinde bulunduğumuz hafta içinde bu konuya ilişkin çok şey yazıldı, çizildi, tartışıldı. Deprem, gündemimizden hiçbir zaman düşürmememiz gereken bir mesele ve bu nedenle Kahramanmaraş depreminin üçüncü yılında İstanbul ve Adalar beklenen İstanbul depremine ne kadar hazır, doğayla uyumlu olmayan planlama nasıl yıkıma dönüşüyor sorularını cevaplamaya çalışacağız. Konuğumuz Jeofizik Yüksek Mühendisi ve Deprem Bilimci Prof. Dr. Haluk Eyidoğan. Hocam hoşgeldiniz yayına.

Haluk Eyidoğan: Hoşbulduk, iyi yayınlar diliyorum.

N.S.: Çok teşekkürler. Şimdi sizinle sohbetimize geçmeden önce kısa bir duyuru vermek istiyorum ve duyurumuz Hatay deprem bölgesinden. Oraya baktığımızda durum o kadar karanlık ki, böyle olumlu gelişmeler olduğunda onu konuşmak ve paylaşmak istiyoruz.



Biliyorsunuz, Mil
leyha Sulak Alanı hem biyolojik şirketliliği ,hem eşsiz ekosistemiyle Akdeniz Havzası'nın en önemli sulak alanlarından birisi ancak burası deprem sonrasında kontrolsüz moloz dökümü, kaçak yapılaşma ve yasa dışı avcılık gibi ciddi tehditlerle kuşatılmış durumdaydı. Daha önce Asi Çevre Vizyon Planı ekibiyle yaptığımız programlarda da bu konuya çokça değinmiştik. Şimdi şöyle güzel bir gelişme oldu; burada Milleyha Doğa Gözlem Merkezi açılıyor. 13-15 Şubat tarihleri arasında Türkiye'nin farklı bölgelerinden gelecek uzmanlarla birlikte gerçekleştirilecek “Doğa Buluşması” programı ile burası açılacak. Milleyha Doğa Gözlem Merkezi’nin bölgenin ekolojik önemini aktaran ve gelişmeleri takip eden bir stratejik bir merkez olması amaçlanıyor. Bridge to Turkey Fan desteğiyle, Samandağ Çevre Koruma ve Turizm Derneği koordinasyonunda Doğa Derneği, Doğa Oyunları Evi, Roots and Shoots Türkiye, Sivil Alan Hareket Ağı Derneği, Yuva Project ile Emin Yoğurtçuoğlu, Hüseyin Çağlar İnce, Kadir Sancar, Sera Tolgay ve Asi Çevre Vizyon Planı ekibinin katkılarıyla burası açılacak. Hem bu merkeze, hem de bu ekiplere şimdiden başarılar diliyoruz. Dünya Mirası Adalar olarak Asi Çevre Vizyon Planı çalışmasının bir parçası olmak bizler için mutluluk verici. Hem dijital yönetici özeti, hem de YouTube videolarının Asi Cevre Vizyon Planı sitesinde online olarak erişime açık olduğunu da duyuralım.

6 Şubat felaketinin üzerinden üç sene geçti dedik ve bütün bölgeye dönüp baktığımızda karşımıza karanlık bir tablo çıkıyor. 10 binlerce insan hala konteynerlerde, kalıcı konutlar ihtiyacı karşılamaktan uzak, altyapı sorunları birçok yerde sürüyor; eşitsizlik ve yoksulluk devam ediyor, psikolojik travma özellikle çocuklar ve yaşlılar için hala çok derin. Gerçekten çok üzücü bir tabloyla karşı karşıyayız. Aradan üç sene geçti ama ancak bir arpa boyu yol gidildi.

Hocam sizin bu ay Adalı Dergisi’nde yer alan ‘Şehirlerimiz Doğa ve İnsan Kaynaklı Afetlere Nasıl Direnecek?’ başlıklı bir yazınız var. Yazının son paragrafında diyorsunuz ki, “Tehlike doğadan, afet insandan ilişkisinin farkında değilsek başta deprem tehlikesi olmak üzere afetler sarmalına girmekten kurtaramayız kendimizi.” Ben de buradan başlayayım. Aradan geçen üç senede bu farkındalığa ne kadar yaklaştık?

 

H.E.: Gelişme sürecinde olan bir ülkenin bulunduğu coğrafya maalesef başta deprem olmak üzere birçok tehlikeye açık. En büyük tehlikelerden biri de bu ülkenin jeolojik yapısı gereği hareket eden çok sayıda kırıklar, faylar var. Bunlar zaman zaman büyük depremler yaratıyor ki küçük depremler zaten devamlı oluyor. Kandilli Rasathanesi ve AFAD, her gün hissetmediğiniz çok sayıda depremi kaydediyor. Dolayısıyla böyle bir coğrafya gerçeğimiz var.

Tehlike doğadan, afet insandan’ Birleşmiş Milletler’in bir ifadesiydi çünkü yerküre yapısı gereği fırtına, heyelan, deprem, sel birçok jeolojik olay oluşturuyor ve bunlar bize tehlike olarak dönüyor. Doğal kaynaklı bu olaylar kendisi için bir tehlike arz etmiyor. Bunlara hazırlıksız yakalandığımız zaman bizim için afet oluyor. Dolayısıyla burada sizin de biraz önce ifade ettiğiniz gibi, farkındalık çok önemli. Peki bu farkındalık neye dönüşecek? Bu farkındalık yönetime kadar ulaşacak ve merkezi ve yerel yönetimler, kanun çıkaranlar, eylem ve stratejileri planlayanlar, şehirleri planlayanlar bizleri işin içine katarak bu tehlikelerin afete dönüşmemesini sağlamakla mükellef. Öyle değil mi?

N.S.: Öyle olduğunu umuyoruz.

H.E.: Kentsel dönüşüm kanunu çıkarıyorsunuz ama bu kentsel dönüşüm büyük şehirlerde üst gelir grubunun gayrimenkul geliştirmesine dönüşüyor ama alt gelir, orta gelir grubu sıkıntılı hala.

Dünyadaki genel gelişmeler çerçevesinde Türkiye'nin de bir sorunu var: Hızlı bir şehirleşme süreci yaşıyoruz. Şu anda resmi sayılara göre, Türkiye nüfusunun %75'i kent, merkez ve çeperlerinde. Göç devam ediyor ve bunun birçok sosyal, ekonomik, siyasi nedeni var ama onlara girmek istemiyorum. Hızlı büyüyen kentler, eğer başta deprem olmak üzere doğa kaynaklı tehlikelere de açık ise ki örneğin İstanbul Marmara Bölgesi ya da fayların olduğu bölgeler gibi, yoğun göçün getirdiği yapılaşma, denetimsiz, gerekli mühendislik hizmeti alınmadan yapılaşan, yerel ve merkezi yönetimlerin planlamaya yetişemediği durumlarda bütün bu konutlar, binalar ve içindeki insanlar tehlikeye açık. Dolayısıyla afete dönüşmesi kolay olan bir noktaya gelebiliyorlar.

Kaynaklara baktığınız zaman, ister Osmanlı öncesi, ister Osmanlı dönemi ya da Cumhuriyet sonrası dönemlere bakın deprem hep olmuş ve sorun olmuş. Türkiye coğrafyasında 1900-2024 yılları arası 4 ve üzeri şiddetinde 15 bin, 16 bin civarında deprem olmuş. Dolayısıyla depremle yaşamak gibi bir gerçeğimiz var. Kısacası deprem yakamızı bırakmıyor.

"

30 Ekim 2020'de Yunanistan'ın Sisam Adası merkezli 7 büyüklüğünde bir deprem oldu. Bu deprem İzmir'in merkezine 100 km uzaktaydı
ama 117 vatandaşımız hayatını kaybetti. Sisam'da o kadar kayıp olmadı. Ege'de, daha yakın bölgelerde de can kaybı ve yıkım olmadı. Ama İzmir Bayraklı'da çok büyük yıkım oldu çünkü altı su olan bir zemin üzerine yüzlerce bina yapılmış. Şimdi doğa ne yapsın? O yüzden ‘tehlike doğadan, afet insandan’ diyoruz.

Bir örnek daha vereyim; 17 Ağustos 1999 depremi 7.4 büyüklüğündeydi
ve 100 kilometre ötede Avcılar yıkıldı. 3.5-4 büyüklüğünde bir deprem olunca hemen medyada ‘İstanbul'da deprem olacak mı olmayacak mı?’ diye başlıklar atılıyor. Türkiye'nin neresinde bir deprem olursa olsun, İstanbul depremi akla geliyor. Neden? Çünkü İstanbul nüfusu 20 milyona yaklaşmış; Marmara'nın en büyük kenti. Marmara ile beraber düşünülürse 26 milyon, 27 milyon nüfus var. GSMH’nin %40'ı Marmara lgesi’nde. Dolayısıyla bir deprem olunca akla İstanbul ve Marmara gelmesinin nedeni buradaki varlık ve nüfus yığılması.

Önce 7.8 büyüklüğünde, 9 saat sonra da 7.5 büyüklüğünde bir deprem yaşayan Kahramanmaraş ve çevresinde 11 il etkilendi çünkü bölge depremi. Büyük depremler, bölge depremidir. 105 milyar dolar ekonomik kayıp var. 53 bin 537 vatandaşımız canını kaybetti. Suriye'de ölen 8 bin 500 kişiyi de katarsak son 6 Şubat depreminde 62 bin can kaybı var.

Biraz önce bahsettiğiniz makalemde, ”Türkiye deprem afet sarmalına giriyor,” diye yazmıştım çünkü özellikle büyük depremlerin çok yoğun olduğu Kuzey Anadolu Fay Hattı boyunca, Ege'de ve Doğu Anadolu Fay Hattı boyunca yoğun yapılaşma ve nüfus birikmeleri var. O nedenle her deprem sonrası “Deprem olacak mı, olmayacak mı?” gibi kısır tartışmaların ötesine geçip, “Deprem kaynaklı kayıp risklerini nasıl azaltacağız?”ın üzerinde yoğunlaşmamız gerekiyor. Merkezi yönetim, yerel yönetim ve STK'lar açısından bu konuyu sürekli gündemde tutmamız gerekiyor.

N.S.: Hocam, siz aslında hep aynı noktaya vurgu yapıyorsunuz ama orada değişecek bir şey yok aslında; değişmesi gereken öbür taraf.

H.E.: Değişmesi gereken biziz.

N.S.: Yani biz derken, siz bilim insanları değil ama yöneticiler, insanlardan söz ediyorsunuz değil mi?

H.E.: Biz derken hepimizi katıyorum yani bu coğrafyada yaşayan herkesi katıyorum.

N.S.: Peki hocam, bütün bu anlattıklarınız çerçevesinde, ölçeği de küçültelim, Adalar ölçeğine indiğimizde olumlu anlamda bir gelişme görüyor musunuz?

H.E.: 6 Şubat 2023 depremine ‘asrın depremi’ dediler. Bundan sonraki büyük depreme ne diyecekler bilmiyorum. Türkiye'de belli zamanlarda, tam zamanını bilemediğimiz dönemlerde bir büyük fay harekete geçiyor. 7’den büyük olunca ona bir isim takıyorlar. Bundan sonra bir büyük deprem olursa ona ne diyeceğiz merak ediyorum. İnşallah olmaz diyorum ama önlenmesi de mümkün değil, Türkiye'nin deprem konusunda iki gerçeği var, iki katmanlı bir gerçek var: Birinci katman, depremin kendisi, bunu durduramıyoruz, bundan uzaklaşamıyoruz ve zamanını da bilmiyoruz. İkinci gerçeğimiz de yıkım. Depremi durduramayacağımıza göre yıkılmayı ve can kaybını çok azaltabiliriz. Bunu başaran ülkeler var değil mi? Biz de bunu başarabiliriz çünkü yıkılan binayı kim yapıyor? Biz. Peki bir binanın yapılması sürecinde kaç aktör var? İmara açan ve inşaatı yapan müteahhit, denetimi yapan yapı denetimci, şantiye şefi, projeyi yapan inşaat mühendisi, betonu döken, demiri çakan işçi. Yani yedi-sekiz belki 10 adet aktör var. Bunların sorumluluk derecesini sorduğunuz zaman mahkemeler kimi sorumlu tutacağını şaşırıyor çünkü yapı üretiminde bir sigorta ya da garanti sistemi yok. Bir daire alıyorsunuz elinize bir tapu veriyorlar. Bir garanti belgesi var mı? Yok. Ama yerli ya da yabancı malı bir otomobil aldığınızda size kocaman bir kitap veriyorlar, garanti belgesini veriyorlar, iki yılda bir denetime gidiyorsunuz, vergisini veriyorsunuz, hata yaptığınız zaman trafik cezası kesiliyor ama trafik kayıplarının büyük bir kısmı insandan kaynaklanıyor yani aracın kalitesinden değil; daha çok onu kullanan insan hatasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla şimdi yapıları da böyle hatasız, yıkılmayacak şekilde yaparsak Türkiye'de depremler büyük bir korku yaşanmadan ve çok büyük bir ekonomik kayba neden olmadan atlatılabilir.

Şimdi size deprem kaynaklı kayıpların nedenlerini belirleyen beş tane unsur sayacağım: Bir, zemin yapısı. İki, mekansal uygunluk. Yani nerede yapılaşma olacak, nerede donatı alanları olacak? Tehlike madde alanları, altyapı, ulaştırma, sağlık tesisleri, acil durum görüntüleri tesisi, sanayi nerede olacak? Kim yapacak bunu? Belediye, değil mi? Bunu planlamacılar yapacak. Ben mühendisim ama planlamayı çok ciddiye alırım, planlama olmazsa olmaz. Sosyal yapı, kent halkının yeterli ve bilinç düzeyi, deprem tehdidinin ciddiye alınması ve önemsenmesi, eğitim ve örgütlenme. Bu da sosyal yapıyla ve farkındalıkla ilgili. Yapı sağlamlığı. Biraz önce de ifade ettim; Türkiye'de profesyonel mühendislik kanunu yok. 1996'da Türkiye Mühendis Mimar Odaları Birliği bu taslağı hazırladı ama 1996'dan bu yana bu taslak niye Meclis’e gelip kanunlaşmadı? Temel tasarımı, malzeme işçilik, denetim, yüklenici hizmeti, sigorta… Bunlar yapı sağlamlığını belirleyecek unsurlar ama bunlar tartışmalı. Bir de yönetim ve yönetişim var yani beşinci, yerel ve merkezi yönetim ilişkileri, katılımcılık, konumsallaşma, mevzuat, sigorta, finansal destekler, yapı müteahhitliği, denetim.

N.S.: Yıllardır bütün bunları söylemekten dilimizde tüy bitti. Belli ki çok fazla şey değişmiyor bu ülkede. Bütün bunları konuşuyoruz, ediyoruz ama sonuç itibariyle görmezden geliniyor bir sürü şey. Sizce Adalar ölçeğinden baktığınızda bu direncin nedeni nedir?

H.E.: Burada yönetim erki önemli ama bu yönetim erki, yanına toplumun tüm unsurlarını almak ve onlarla birlikte çalışmak zorunda değil mi? Kent konseyleri, STK'lar, vakıflar, belediyeler niçin var? Merkezi yönetim, yerel yönetim ve toplumun çeşitli kesimlerini temsil eden STK'lar bir arada belli strateji ve eylemleri benimseyerek çalışması gerekiyor.

Adalar ölçeğine baktığımız zaman, biz Adalar'da birçok toplantı yaptık. Adalar ilçesi deprem risklerini azaltma eylem planı önerisiyle ilgili geçen senelerde bir makale bile yayınladık. İstanbul'un bir parçası olarak Adalar, Marmara'da olası bir büyük depreme en yakın konumda ve yüksek bir yer hareketine maruz kalacak. Hal böyle olunca da Adalar’ın tarihsel geçmişi, mevcut yapı stoğu, tarihi miras ve maruz kalacağı ivme değerinin büyüklüğünü de göz önüne alarak hem arkeolojik, tarihi ve jeolojik açıdan ele alınıp bir pilot proje geliştirebilir miyiz konusunda kafa patlatmıştık. Bir jeoloji toplantısında bir bildiri de yayımladık ve Adalı Dergisi'ne de yansıdı o makale.

Adaların kendi kendine göre özellikleri var değil mi? Bizim dokuz adamız var ve bunların dördünde, beşinde yerleşim var. En yoğun yerleşim Büyükada'da ve Heybeliada’da var. Burgazadası, Kınalıada, Sedef Adası’nda da yerleşimler var. Yassıada’da da yapmayı denediler ama orada pek yaşayan yok. Yerleşim olan, aynı zamanda bir de arkeolojik ve doğal sit alanı olan bu Adalar’ın %65'i ormanlık. Depremin yanı sıra orman yangını da çok ciddi bir tehlike olarak gündemimizde. Nüfus ortalama 16 bin civarında ama yazın bu 60-70 bine çıkıyor. Şimdi değişken bu nüfusa baktığımız zaman depremin yaz ve kış olması arasında bir fark olacak ama eğer yazın 60-70 bin kişi geliyor ise bu kişiler ikametlerini mutlaka Adalar’a alması gerekiyor çünkü belediye 60-70 bin kişilik bir nüfus için ona göre bütçe alır. Yazın gelen 50-60 bin kişiyle bir sürü talep ortaya çıkıyor ama birçoğunun Adalar’da kaydı yok.

Adalar’da 6 bin 217 adet binamız var ve bu yapıların bin 500'ü çeşitli derecelerle tescilli tarihi miras. Dolayısıyla bu tüm yapıların %50'si betonarme, %41'i yığma, %9'u ahşap. Binaların %27'sinin yapım yılı bilinmiyor. %5'i 1950 öncesi, %39'u 1951-1980 arası, %25'i 1981-2000 arası ve %4'üde 2011 sonrası. Dolayısıyla kat sayısı üç olan bina aranı %86.5. Şimdi ne yapmamız lazım? Biz bunun için bir öneride bulunduk.

N.S.: Yavaş yavaş toparlayalım mı hocam?

H.E.: Topluyoruz. Adalar'da tsunami riski de var. Dolayısıyla bir örgütlenme yapalım yani Adalar'da Sivil ve Kültürel Miras Yapılarını Depreme Hazırlama ve Risk Azaltma Bürosu’nu kuralım, bunun için insan kaynakları belirleyelim, yapılım yıllarına göre envanter ve risk belirleme çalışmaları yapalım, karar alma mekanizmaları açısından yerelde katılımı sağlayalım. Tespit, belgeleme, emniyetten çalışması, planlama ve proje parsel bazında zemin etiketleri, eğitim, hukuk danışmanlığı, finans danışmanlığı ve bir eylem kılavuzu olması gerekiyor. Bu eylem kılavuzu içinde herkesin olması gerekiyor. Tabi burada finans çok önemli. Bu finans kaynakları yurt dışından da olabilir, Avrupa Birliği projelerinden de. Dolayısıyla Adalar’da deprem risklerini, kayıpları azaltmak için bizim kendi yağımızda kavrulmamızın bir yolunu bulmamız lazım ve bu mümkün.

N.S.: Örgütlenmeyle ve bu konuda ısrar etmeyle mümkün sanırım. Hocam, katıldığınız için çok teşekkürler, sağolun. Sizinle daha çok program yapacağız gibi gözüküyor. Kolaylıklar diliyorum.

HE: Ben de teşekkür ediyorum ilginize. İyi günler, iyi yayınlar.

NS: Adalar hepimizin! Dinlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.