4 Temmuz’da Amerika İçin Ağıt

Editörden
-
Aa
+
a
a
a

Neoliberalizmin büyük aldatmacası demokrasimizi içten içe boşalttı ve faşizmin önünü açtı.

""
Ekmek ve Mermiler / İllustrasyon: Mr. Fish

Neoliberalizm ya da daha doğru ifadeyle daha az cilalanmış adıyla acımasız kapitalizm, demokrasimizi yok eden zehirdir. Milyarder sınıfına ve şirketlere işçi sınıfını yoksullaştırmak, yıkıcı kemer sıkma politikaları dayatmak, demokratik kurumların içini boşaltmak, iktidardaki iki siyasi partiyi satın almak ve mahkemelerimizi şirketlerin ve zenginlerin uzantılarına dönüştürmek için ideolojik bir kılıf sağladı.

Neoliberalizm, haklarından mahrum bırakılmış ve umutsuzluğa sürüklenmiş on milyonlarca insanı, onların çaresizliğini sömüren ve onlara sihirli bir İsa fantezisi pazarlayan Hristiyan faşistlerinkollarına itti. Onları komplo teorisyenlerinin ve sağcı şarlatanların etkisi altına soktu. Onları alkolizm ve opioid bağımlılığına, saplantılı kumara, aile içi ve cinsel şiddete uzanan, kendi kendini yıkıma sürükleyen karanlık yollara itti. Bunlar, kişisel durgunluğun, güçsüzleştirilmenin, değersizlik duygusunun, hayal kırıklığının ve derin bir umutsuzluğun kaçınılmaz sonuçlarıydı.

Neoliberalizm, mağdurlarının feryatlarını görmezden gelir. Onların acısını ve öfkesini irrasyonel, cahilce ve ırkçı diye küçümser. Liberal reformları etkisiz hâle getirerek onları göstermelik ve işlevsiz kılar. Neoliberalizmin liberal savunucuları, ekonomik adaletle artık ilgilenmedikleri için, butik aktivizme sığınırlar. 1970'lerden bu yana küresel ölçekte aralıksız sürdürülen sınıf savaşı hiç yaşanmıyormuş gibi davranırken, çeşitlilik ve politik doğruculuk üzerine içi boş sloganlar tekrarlarlar. ABD'de kitlesel işten çıkarmalar sonucunda 30 milyon kişinin işini kaybettiği neoliberal sanayisizleşmenin mağdurları ise, içinde bulundukları güvencesiz yaşamın neoliberal efendilerinin umurunda olmadığını çok iyi bilirler.

Geleneksel neoliberal düzene karşı kaba, müstehcen ve küfürlerle dolu hakaretler savuran Donald Trump gibi sağcı yorumcular ve siyasetçiler, siyasi aldatmacayı teşhir ettikleri için haklarından mahrum bırakılmış kesimler tarafından alkışlanırlar. Bu demagoglar, büyülü düşünceye dayansa da, kendilerini ihanete uğramış hissedenlere ahlaki ve ekonomik bir yeniden doğuş vaat ederler. 

Neoliberaller de kendi büyülü düşünce biçimlerini pazarlar. Neoliberalizm, Hristiyanların Kıyamet Günü İnancı ve Make America Great Again (MAGA) hareketi kadar saçma ve çocukçadır. Donald Trump nefes alır gibi yalan söyler, ancak ondan önceki başkanlar da, aralarında Joe Biden, Barack Obama ve Bill Clinton da olmak üzere, aynı şeyi yaptı. Trump hayallere sarılır, ama onlar da öyle yaptı. Trump da Demokrat selefleri gibi kendisini ve ailesinizenginleştirir; yalnız bunu çok daha gösterişli ve açgözlü bir şekilde yapar. O da onlar gibi, milyarder sınıfın sürdürdüğü yağmanın önünü açar. Trump, neoliberal aldatmacanın faşist versiyonudur.

Servetin küresel bir oligarşik elitin elinde yoğunlaştırılması — en zengin on iki milyarder, dünyanın en yoksul yarısının toplamından daha fazla servete sahiptir — devasa gelir eşitsizliği ve tekelci güç yaratmak üzere tasarlanmıştır. Bu, demokratik eşitliğin tam karşıtıdır. Siyasi aşırılıkları körüklemek ve toplumsal ile kültürel bölünmeleri derinleştirmek üzere tasarlanmıştır. Demokratik kurumların içini boşaltmak üzere tasarlanmıştır. Amaç ekonomik rasyonalite değildir. David Harvey buna “mülksüzleştirme yoluyla birikim” adını verir.

Egemen ideoloji olarak neoliberalizm büyük bir başarıya ulaştı. 1970'lerden itibaren, Keynesçi ana akım eleştirmenleri marjinalleştirildi ya da akademiden, devlet kurumlarından ve Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Dünya Bankası gibi finans kuruluşlarından tasfiye edildi. Aynı durum medya için de geçerlidir. Milton Friedman ya da Thomas Friedman gibi uyumlu saray mensupları ve entelektüel pozculara geniş platformlar ve cömert şirket fonları sağlandı. Onlar da Friedrich Hayek ile üçüncü sınıf yazar Ayn Rand tarafından popülerleştirilen, itibarsızlaşmış marjinal ekonomi teorilerinin resmî mantrasını kölece yaydılar.

Ülke bir kez piyasanın buyrukları karşısında diz çökmeye zorlandıktan, devlet düzenlemeleri ortadan kaldırıldıktan, zenginlerden alınan vergiler büyük ölçüde düşürüldükten, sermayenin sınırlar arasında serbestçe dolaşmasına izin verildikten, sendikalar ezildikten ve işleri Meksika ile Çin'deki sömürü atölyelerine taşıyan ticaret anlaşmaları imzalandıktan sonra, bu pozcular bize dünyanın daha mutlu, daha özgür ve daha zengin olacağını söylediler. Bu bir aldatmacaydı. Ama işe yaradı. Ve ahlaki ve siyasi bataklığın içinden kusup çıkardığı demagogların ve faşistlerin yürüttüğü rakip aldatmaca oyununu da besledi.

Medya bu tablonun oluşmasında büyük ölçüde sorumluluk taşımaktadır. Tarafsızlık olarak daha doğru anlaşılması gereken nesnellik adına, sınıf savaşının dışında kalmayı tercih etti. Zenginlerin, şirketlerin ya da onların satın alıp kontrol ettiği siyasetçi sınıfının giderek artan suistimallerini araştırmadı. Neoliberalizmin saçmalığını teşhir etmedi. Mağdurları görünmez kıldı. Tartışmanın dışında kalarak, demokrasinin hayati sütunlarından biri olan medya kendi kendisini etkisizleştirdi. Sonunda o da nefret edilen bir kuruma dönüştü.

Neoliberalizmin en yüce değer olarak yücelttiği bireysel özgürlük ile toplumsal adalet birbiriyle bağdaşmaz. A Brief History of Neoliberalism (Neoliberalizmin Kısa Tarihi) adlı eserinde David Harvey, toplumsal adaletin toplumsal dayanışmayı ve “bireysel istekleri, ihtiyaçları ve arzuları toplumsal eşitlik ve çevresel adalet gibi daha genel bir mücadele uğruna geri plana atmaya yönelik bir iradeyi” gerektirdiğini yazar. Neoliberal söylem ise, “özgürlükçülüğü, kimlik siyasetini, çokkültürcülüğü ve nihayetinde narsistik tüketimciliği, devlet iktidarını ele geçirerek toplumsal adalet mücadelesi veren toplumsal güçlerden koparmayı” başarabilmektedir.

Neoliberalizm, Ece Temelkuran'ın How to Lose a Country: The 7 Steps From Democracy to Fascism (Türkiye: Çılgın ve Hüzünlü) adlı kitabında yazdığı gibi, ahlakı kamusal yaşamdan sürgün eder. Onu bireyin özel alanına hapseder. Dini ise “piyasa dostu maneviyatlara budanıp kırpılırken”, ahlakı “dinin bekleme alanına” kapatır. Adalet ve merhamet artık ortak değerler olmaktan çıkar. Kişisel ahlak ile kamusal ahlak birbirinden koparılır. Temelkuran'ın sorduğu gibi, “Hukukun uygulanmadığı kamusal yaşam alanlarında insanları kötülük yapmamaya nasıl ikna edebiliriz?”

“İnsanlar,” diye yazar, “kendilerini birbirine bağlayan ve belli bir değerler bütününü ayakta tutan iyi bir hikâye olmadan birlikte yaşayamaz ve işleyemez. İşte bu yüzden neoliberalizmin bir hikâyeden, anlamdan ve ortak bir amaçtan yoksun oluşu insan zihni için katlanılmaz olabilir. İnsanlar, neoliberal sistem açısından gerekli görülen kabul edilebilir ölçüde bir karşıtlık hâli içinde yaşamaya zorlandıkları için, kendilerine neyin iyi neyin kötü olduğunu belirlemede yön verecek merkezi bir referans noktasına ve uğruna mücadele edecek bir amaca sürekli ihtiyaç duyarlar. Neoliberalizmin yarattığı etik boşluk, insan doğasının anlama ihtiyaç duyduğu ve yaşamak için umutsuzca nedenler aradığı gerçeğini reddetmesi, yeni davaların icat edilmesi için son derece verimli bir zemin yaratır; üstelik bunlar çoğu zaman en temelsiz ya da en yüzeysel davalar olur.”

Karl Polanyi, The Great Transformation adlı eserinde kötü özgürlüklerle iyi özgürlükler arasında ayrım yapar. Kötü özgürlükler neoliberalizm altında dokunulmaz kabul edilir. Bu özgürlükler, güçlü olanların işçileri ve doğal dünyayı tükenme ya da çöküş noktasına kadar sömürmesine olanak tanır. Örneğin ilaç ve sağlık şirketleri, fahiş fiyatlarını karşılayamayan insanların yaşamlarını tehlikeye atmaktadır. Fosil yakıt endüstrisi ise bizi yokoluşa doğru sürüklemektedir.

İyi özgürlükler — vicdan özgürlüğü, ifade özgürlüğü, toplantı özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve kişinin mesleğini seçme özgürlüğü — kötü özgürlükler tarafından ortadan kaldırılır. Çoğunluğun özgürlüğü, azınlığın özgürlüğüne dönüştürülür. Bunun sonucu ise faşizmdir.

Faşizm, giderek büyüyen huzursuzluğu bastırmak için korku, sindirme ve şiddetin kaba araçlarına başvurur. Ülkeyi birbiriyle savaşan kamplara böler: vatanseverler ve devlet düşmanları. Ortak değerleri yok eder. Aşırı erkekliğin acımasızlığını yüceltir. Muhalefet edenler ise iç terörist olarak damgalanır. Ulusal güvenlik adına temel hak ve özgürlükler ortadan kaldırılır.

ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi (ICE) karşıtı sekiz protestocuya, mahkemede bir “antifa terör hücresi” olarak gösterildikten sonra verilen 30 ila 100 yıl arasındaki hapis cezaları giderek normalleştiriliyor. Dokuzuncu sanık olan David Rolando Sanchez Estrada protestoda bulunmamasına rağmen, siyasi fanzinler ve diğer materyallerin bulunduğu bir kutuyu taşırken belgeleri gizlediği gerekçesiyle suçlu bulunarak 30 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Daha geniş kapsamlı Prairieland case davasındaki ikinci sanık grubu ise 1 Temmuz'da ceza aldı. Savcılıkla anlaşmayı kabul eden altı kişiye yaklaşık iki yıldan 15 yıla kadar değişen hapis cezaları verilirken, anlaşmayı reddederek yargılanmayı tercih eden Ines Soto 50 yıl hapis cezasına mahkûm edildi.

Sivil itaatsizliğin terörizmle bir tutulması, Türkiye, Russia ve India gibi ülkelerde sıradan bir uygulama hâline gelmiştir. Bu anlayış artık Avrupa'da da kurumsallaştırılmaktadır. Yakın zamanda bir İngiliz yargıç, Teksas'ta yaşananları andıran bir kararla, Palestine Action üyesi dört kişiyi, terör suçlamasıyla itham ya da mahkûm edilmemiş olmalarına rağmen terörist olarak değerlendirerek beş ila dokuz yıl arasında hapis cezasına çarptırdı.

Donald Trump, Recep Tayyip Erdoğan, Narendra Modi, Vladimir Putin ya da Nigel Farage'ın ortadan kaybolmasının bir önemi yoktur. Temelkuran'ın yazdığı gibi, “Onların mesajıyla harekete geçmiş on milyonlarca insan hâlâ orada olacak ve benzer bir figürün emirleri doğrultusunda hareket etmeye hazır olmaya devam edecektir.” “Ne yazık ki, bunu Türkiye'de son derece yıkıcı bir biçimde deneyimlediğimiz gibi, siyaset dünyasından uzak durmaya ne kadar kararlı olursanız olun, o uşaklar sizi kendi özel alanınızda bile bulacak; kendi değer sistemleriyle donanmış olarak, kendilerine benzemeyen herkesi avlamaya hazır olacaklardır.”

Bir zamanlar bildiğimiz ülke artık yok. O ülke, neoliberal düzenbazlar tarafından sistemli bir şekilde yok edildi. Bir zamanlar bizi tiranlıktan koruyan kurumlar ve hukuki güvenceler artık işlemiyor. Açık bir toplumu savunanlar öksüz bırakıldı; hain ilan ediliyor, “radikal sol” olarak yaftalanıp hedef gösteriliyor. Kaybettiklerimizin yasını tutuyorum. Kaybetmek üzere olduklarımızın da yasını tutuyorum. Bu toplumsal tecrit çok yakında fiziksel bir tecride dönüşecek. Ya suçlu ilan edileceğiz ya da sürgüne zorlanacağız.

Trump ve milyarder Peter Thiel ile Elon Musk gibi isimlerin simgelediği faşizan çevresi, mafya düzenine dayalı bir devlet inşa ediyor. Gangsterlerin ve dolandırılanların ülkesi. Yağmalama ve sömürme konusunda sınırsız özgürlüğe yalnızca onların sahip olduğu bir ülke. Devletin özelleştirildiği bir ülke. Şirketlerin teknolojisine köleleştirildiğimiz bir ülke. Bizim artık içinde yerimizin olmadığı bir ülke.

Bu 4 Temmuz'da (Bağımsızlık Günü) düşmanlarımızın adını koymalıyız. Onlar, iktidarı ele geçiren faşistlerdir. Ve onları iktidara taşıyan, bize neoliberalizm aldatmacasını pazarlayanlardır.


* Chris Hedges'ın 'Requiem for America on the Fourth of July' adlı makalesi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.