Abby Martin, yeni filmi ‘Dünya’nın En Büyük Düşmanı’nda ABD ordusunun dünya halklarının üzerine nasıl ölüm ve yıkım yağdırdığını ve dünyadaki tüm diğer kurumlardan daha fazla kirliliğe yol açtığını gözler önüne seriyor.
Abby Martin ve Mike Prysner, son belgeselleri “Earth's Greatest Enemy” (Dünya’nın En Büyük Düşmanı)’nda ABD ordusunu yalnızca dünyanın en büyük fosil yakıt tüketicisi olarak değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın en büyük faili, artan karbon salımlarının ve diğer ülkelerdeki askerileşmenin itici gücü olarak da ele alıyor. Chris Hedges, The Chris Hedges Report’un bu bölümünde Abby Martin’le yeni filmi ve filmin emperyalizme karşı küresel mücadelede neden önemli bir araç olduğunu konuşuyor.
Martin, uzun metrajlı filmde ABD ordusunun savaş gemilerini, bombardıman uçaklarını, tankları, dünyanın dört bir yanına yayılmış geniş askerî üs ağını ve diğer unsurları çalıştırmaktan kaynaklanan doğrudan karbon salımlarının yanı sıra, Küresel Güney ülkelerindeki hammadde çıkarımından silah ve teçhizat üreten fabrikalara uzanan askerî-endüstriyel tedarik zincirinin yol açtığı dolaylı karbon salımlarının boyutunu da gözler önüne seriyor. Martin ayrıca ABD ordusunun hem ülke içinde hem de yurt dışında toprağı ve suyu zehirleyerek ardında hastalık ve ölüm bırakan toksik ayak izini, Pentagon’un sorumluluğu reddetmesini ve yol açtığı acılar için tazminat ödenmesini engelleme çabalarını ele alıyor. Martin, “Her üs, askerlerin kobay olarak kullanıldığı bir zehirli atık boşaltma hikâyesidir,” diyor.
Hedges ve Martin, özellikle fosil yakıt şirketleri ile tarım tekellerinin çıkarlarını koruyan ve “küresel kapitalizmin buyruklarını, nükleer silahlı bir namlunun ucunda tüm dünyaya dayatan” ABD ordusunu küresel sermayenin zorlu aygıtı olarak ele alıyor. Fosil yakıt endüstrisinin çıkarlarını korumak ve bu endüstriyi büyütmek için fosil yakıt kullanan sürdürülemez bir sistemin yol açtığı “toplu intiharı” anlatıyorlar. Ayrıca “kâr amacı güden bir şirket gibi hareket eden küresel askerî imparatorluğun”, elindeki ihtiyaç fazlası silahları “IŞİD veya Taliban gibi yapılara ya da ABD’deki yerel polis teşkilatlarına sağladığı; bu güçlerin de kendi halklarına şiddet uygulayarak onları boyunduruk altına aldığı” emperyal bumerang etkisini açıklıyorlar.
Söyleşi, gidişatı değiştirmek için neler yapılabileceğine ilişkin bir tartışmayla sona eriyor. Hedges ve Martin, iktidara talip gerçek bir muhalefet partisinin bulunmamasının önlerindeki başlıca engellerden biri olduğu konusunda hemfikir. En ilerici Demokratlar bile askerî-endüstriyel kompleksin karşısına çıkmaya yanaşmıyor. Ancak Martin, sosyalizme verilen desteğin artmasında ve “Gazze’nin aslında dünyanın dört bir yanındaki özgürleşme mücadelelerimizi birbirine bağlayan doku olduğunun” giderek daha fazla anlaşılmasında umut buluyor. Martin, “İnsanların kariyerlerini riske atıyor olması bana devrimci bir iyimserlik veriyor… Mücadeleci olmalıyız. Anti-emperyalist duruşumuzu gururla ve özgüvenle savunmalıyız,” diye ekliyor.
Chris Hedges: Abby Martin’in ikinci uzun metrajlı film projesi olan “Dünya’nın En Büyük Düşmanı”, dünyanın kurumsal ölçekteki en büyük kirleticisi Pentagon’un iklim anlaşmalarından muaf tutulurken nasıl karbon saldığını, suları kirlettiğini ve geniş coğrafyalara zehirli maddeler yaydığını belgeliyor. Film, savaş endüstrisinin çoğu zaman göz ardı edilen bir yönüne odaklanıyor. Bu endüstri, insan yaşamını yalnızca şiddet yoluyla değil, ekolojik yıkım yoluyla da ortadan kaldırıyor. ABD ordusu, günde 270 bin varil petrolle gezegendeki en büyük fosil yakıt tüketicisidir. Bu tüketim, yılda 55 milyon metrik ton karbondioksit salımına karşılık geliyor; bu miktar 150’den fazla ülkenin yıllık salımından daha yüksek. Dünya genelinde yaklaşık bin askerî tesis ve üs bulunduran tek ülke Amerika Birleşik Devletleri’dir. Rusya’nın dokuz, Çin’in ise yalnızca bir denizaşırı üssü bulunuyor.
Bu askerî ileri üslerde binlerce araç ve uçak bulunuyor. Yalnızca ABD Hava Kuvvetleri bile kendisinden sonra gelen en büyük beş hava gücünün toplamından daha büyük. Ortalama bir Amerikalı sürücünün, tek bir Boeing Pegasus uçuşunda tüketilen miktarda yakıt harcaması 40 yıldan uzun sürerdi. ABD, bu tür 600’den fazla tanker uçağı uçuruyor; bu sayı dünyanın geri kalanındaki toplamın üç katı. Savaş gemileri, askerî araçlar, savaş uçakları, tanklar ve askerî üslerden kaynaklanan doğrudan salımlara; silah üreticilerinin, orduya malzeme sağlayan şirketlerin ve Kongo gibi ülkelerde savaş aygıtı açısından hayati önem taşıyan ham maddeleri çıkaran makinelerin yol açtığı dolaylı salımlar dâhil değil. Bu dolaylı salımlar da karbon ayak izine katıldığında Pentagon’un karbondioksit salımı en az üç kat artarak yılda 165 milyon metrik tonu aşıyor.
“Dünya’nın En Büyük Düşmanı” adlı filmini konuşmak üzere konuğum Abby Martin. Gerçekten çok iyi bir film; izleyicilerimize filme nasıl ulaşabileceklerini mutlaka anlatmalıyız. Peki orduya bu açıdan bakmaya seni yönelten neydi?
Abby Martin: ABD emperyalizminin ekokırımcı niteliğine ve dünyanın dört bir yanında yol açtığı yıkıma tanıklık eden çoğumuz için bu bağlantının uzun zamandır son derece açık olduğunu düşünüyorum. Coğrafyaları yok ettiğinizde, insanları kitlesel olarak katlettiğinizde; aralıksız bombardımanların açığa çıkardığı zehirli maddelerin ve kanserojenlerin, betonun öğütülerek toz hâline gelmesinin ve Gazze’de gördüğümüz karbon yoğun maddelerin çevreye yayılacağı çok açık, Chris. Biliyorsun, ben her zaman çevreciydim; dolayısıyla anti-emperyalist bir gazeteci olarak bu bağlantı bana hep çok açık göründü. Bu malzemeyi neden hiç kimsenin bir araya getirerek kapsamlı biçimde ele almadığını sürekli merak ediyordum. Üstelik mesele yalnızca salımlar değil; bu devasa konunun bütünüdür. Çünkü gerçekten her şeyi kapsıyor. Her askerî üs, yalnızca geçmişten miras kalan kirliliğin değil, bugün tanık olduğumuz askerileşme dalgalarıyla devam eden kirlenmenin de hikâyesidir. Bunun ana akım bir mesele hâline gelmemesine ve ana akım çevreciliğin anlatılarına dâhil edilmemesine gerçekten çok öfkeleniyordum. Bunun yerine Elizabeth Warren gibi isimlerin küresel bir askerî imparatorluğu ‘yeşertmekten’ söz ettiğini gördük. Oysa böyle bir imparatorluğun sürdürülebilir olmadığını ve insan yaşamını destekleyebilecek yaşanabilir bir gezegenle bağdaşmadığını biliyoruz.
C.H.: Üstelik yalnızca başka ülkelerdeki insanları zehirlemiyorlar. Bosna’daki savaşı izlediğim sırada gerçekleştirilen bombardımanı hatırlıyorum; bombaların açtığı kraterlerde uranyum bulunduğu için bir daha hiçbir şey yetişmedi. Bunlar seyreltilmiş uranyum içeren mühimmatlardı. Daha sonra Irak Cumhuriyet Muhafızları tarafından esir alınacağım yolculukta, Basra’ya giderken Ölüm Otoyolu’ndan geçtim. Yol, seyreltilmiş uranyumlu mühimmatlardan yayılan beyaz bir toz tabakasıyla kaplıydı. Bu toz, bölgeyi temizlemek zorunda bırakılan çok sayıda askeri hastalandırdı ve öldürdü. Filmde Camp Lejeune’den de söz ediyorsun. Bu zehirler söz konusu olduğunda ordunun ayrım gözetmediğini söyleyebiliriz; kendi mensuplarını da zehirlemekte hiçbir sakınca görmüyor. Irak gibi ülkelerde oluşturulan devasa çöp ve atık alanlarından ise henüz söz etmedik bile.
A.M.: Kesinlikle. 11 Eylül’de görev yapan ilk müdahale ekipleri kadar alaycı biçimde istismar edilmiş bir örneğe bakmak yeterli. Bu insanlar “11 Eylül’ün kahramanları” ilan edildi; saldırıların ardından toplumun en ilkel korku ve tepki mekanizmalarını harekete geçirmek için yürütülen bütün propaganda kampanyalarının yüzü hâline getirildi. Peki sonra onlara ne yapıldı? Esasen ölüme terk edildiler ve ihtiyaç duydukları sağlık hizmetleri her aşamada reddedildi. Bunlar, asbest yüklü zehirli tozun içinde kazı yapan ilk 11 Eylül müdahale görevlileriydi. Dolayısıyla askerî personel de egemen sınıfın ve üst düzey askerî komutanların gözünde bütünüyle gözden çıkarılabilir durumda.
Yani her askerî üs, askerlerin kobay olarak kullanıldığı bir zehirli atık boşaltma hikâyesidir. Bunu nükleer faaliyetlerin yol açtığı radyasyon dalgalarında, Soğuk Savaş dönemindeki doğal kaynak sömürüsünde ve nükleer denemelerde Amerikan askerlerinin kelimenin tam anlamıyla kobay olarak kullanılmasında gördük. Bugün de açık hava atık yakma çukurlarında görüyoruz. Elbette senin de sözünü ettiğin Camp Lejeune vakası var. Bu, Amerikan tarihinin en ağır su kirliliği vakasıydı. Askerî yönetim yıllarca zehirli kimyasalları kasıtlı olarak çevreye boşalttı ve bu konuda yalan söyledi. Bu zaten onların alışılmış çalışma yöntemi. Tazminat taleplerini reddediyor, zehirli atık boşaltıldığını inkâr ediyorlar; ta ki gerçek artık inkâr edilemez hâle gelene kadar. Ardından toplu davada tek seferde tazminat ödenmesini engellemek amacıyla başvuruları tek tek ve öylesine ağır işleyen bir süreçte ele alıyorlar ki bugün bir yargıç, bütün taleplerin incelenmesinin yüz yıl süreceğini söyledi.
Bu gerçekten akıl almaz bir durum. Elli yılı aşkın bir geçmişi olan bu örtbas nedeniyle hâlâ hastalanan ve ölen insanlar var. Üstelik hiçbir zaman hesap vermediler ve bu bölgelerin hiçbirinde gerektiği gibi çevresel temizlik ve iyileştirme çalışması yapmadılar. Chris, ABD’de federal “Superfund” programı kapsamında bulunan ağır derecede kirlenmiş alanların çoğunda ya askerî tesisler yer almış ya da bu alanlar askerî amaçlarla kullanılmıştır. Ordu bu sahaları hiçbir şekilde temizlemiyor. Buralar, kendi hâline bırakılarak çürümeye ve çevresinde yaşayan insanları öldürmeye devam ediyor. Buna Amerikan yurttaşları ve askerî personel de dâhil.
C.H.: Deniz Piyadelerine ait Camp Lejeune Üssü’ndeki kirlilik yalnızca deniz piyadelerini hasta edip zehirlemekle kalmadı, ailelerini de etkiledi. Senin de söylediğin gibi, ordu yaşananları inkâr ettiği için bu durum inanılmaz derecede uzun sürdü. Filmde bu konuyu ayrıntılı biçimde ele alıyorsun; ancak bize bu istismarın ne denli acımasız olduğunu gösteren ayrıntılardan söz eder misin?
A.M.: Evet, insanlar buna bakıp “O dönemde doğrusunu bilmiyorlardı,” diyebilir. “Çok uzun zaman önceydi; bu maddelerin ne kadar zehirli olduğunu bilmiyorlardı ve ellerinde güvenli alternatifler yoktu.” Oysa elbette vardı. Bugün PFAS olarak bilinen sonsuz kimyasallarda olduğu gibi, o dönemde de güvenli alternatifler bulunuyordu. PFAS kullanmaları gerekmiyor; kullanmayı tercih ediyorlar, Chris. Bunu bilinçli olarak seçiyorlar. Her zaman güvenli alternatifler, Yerli halkların topraklarında açıkta yakma ve patlatma yaparak bu bölgeleri tahrip etmek dışında başvurabilecekleri başka yöntemler vardır. Camp Lejeune’de yaşananlar ise onlarca yıl boyunca devam etti. Yalnızca askerî envanterin bakımına baktığınızda bile ne kadar büyük miktarda zehirli atığın çevreye boşaltıldığını görürsünüz. Motor parçalarını temizlemek ve bu motorları hiçbir anlamı olmayan devriye uçuşlarına hazır hâle getirmek için bile son derece zehirli kimyasallar toprağa ve açık havaya salınıyordu.
Her gün biriken zehirli atık miktarını gerçekten hesaplamak mümkün değil. Ordu, bu Deniz Piyadeleri üssünde zehirli atıkları yıllar boyunca su kuyularına boşalttı. Yapılan testler sonucunda kuyuların zehirli olduğunu öğrendiklerinde bile atık boşaltmayı durdurmak yerine devam ettiler, Chris. Deniz piyadeleri bu suyu içip bu suyla yıkanırken onlar yıllarca atık boşaltmayı sürdürdü ve gerçeği örtbas etti. Tıpkı Red Hill’de olduğu gibi insanlar kelimenin tam anlamıyla zehirli suyla yıkanıyor, yemek pişiriyor ve temizlik yapıyordu. Bunun sonucunda kimler öldü? Elbette sayısız insan. Bu kirlilikten etkilenen yaklaşık bir milyon kişiden söz ediyoruz. Ancak en ağır biçimde etkilenenler bebeklerdi. Bebeklerin vücutları kanserojen maddelere karşı koyabilecek veya bunları etkisiz hâle getirebilecek kadar gelişmemişti. Bu nedenle binden fazla bebek yaşamını yitirdi; ölü doğan bebeklerden ve doğumdan kısa süre sonra ölen yenidoğanlardan söz ediyoruz, Chris.
Kadınlardan biri bu mezarlara geri döndüğünde, doğup kısa süre sonra ölen üç çocuğuna ait mezar taşlarını görüyor. Bu kadın iki yılda bir ölü doğum yapmış ve muhtemelen sorunun kendisinde olduğunu düşünmüştü. Üst düzey askerî yetkilileri suçlaması gerektiğini bilmiyordu. Hiçbiri gerçeği bilmiyordu; hesap sorulmadı ve insanlara hiçbir bilgi verilmedi. Bugün bile aktivistler ellerinde broşürlerle dolaşarak, “Camp Lejeune’de yaşananları biliyor musunuz? Siz de bundan etkilenmiş olabilirsiniz,” demek zorunda kalıyor. Kaybedilen hayatları, oradaki ailelerin uğradığı yıkımı ve insanların başlarına gerçekte ne geldiğini bile bilmemelerini düşünmek gerçekten akıl almaz. Sorunun kendilerinde olduğunu sanarak hayatları mahvolan ve hiçbir zaman yanıt alamayan kaç insan bulunduğunu bir düşünün.
C.H.: Fosil yakıtlara olan bağımlılığımız ile emperyalizm arasındaki bağlantıdan söz edelim. Sanırım bu, filmin ana temalarından biri.
A.M.: Evet, ABD ordusunun kurumsal tarihine baktığınızda temel işlevinin her zaman doğal kaynakları çıkarıp sömürmek, daha doğrusu bu sömürü düzeninin zor aygıtı olarak hareket etmek olduğunu görürsünüz. ABD’nin kendi toprakları dışında kurduğu ilk askerî üsler, kömürü ve kömür alt yapısını korumak amacıyla oluşturulmuştu. Ardından petrol devreye girdi. Petrol keşfedildiğinde, onu güvence altına almak kalıcı bir ulusal güvenlik önceliğine dönüştü. Bu amaç her zaman vardı; yalnızca zamanla ulusal güvenliği insan hakları, demokrasi ve özgürlük söylemleriyle gerekçelendirme görüntüsünü benimsedik. Oysa mesele her zaman açıkça petrol olmuştur. Ancak ordu, küresel sermayenin çıkarlarını zor yoluyla hayata geçiren aygıt olagelmiştir.
Bugün filmde ordu baş düşman olarak gösteriliyor. Ancak gerçekte ordu, küresel kapitalizmin buyruklarını nükleer silahların namlusuyla dünyanın dört bir yanına dayatan emperyalist sistemin bir sonucudur. Bu sistemin dayatmalarına boyun eğmediğinizde karşılaşacağınız sonuçlar son derece ağırdır, Chris. Bugün yaşadığımız küresel kirliliğin haklı olarak sorumlusu gösterilen faillere, yani petrol ve tarım tekellerine bakıyorum. Fakat bu düzenin işleyişini kim zorla güvence altına alıyor? Bu sistemi ayakta tutan kim? Bunu yapan ABD ordusudur. Petrol şirketlerinin bir ordusu var; o da ABD ordusudur.
Kurumsal düzeyde yalnızca petrol tüketiminden kaynaklanan kirliliğe baktığımızda bile bunun 150’den fazla ülkenin salımını aştığını söyledin, değil mi? Ancak bu rakam, toplam salımların boyutunu ortaya koymaya yetmiyor bile. Çünkü NATO’yu da kapsayan, ABD öncülüğündeki askerî faaliyetlerden kaynaklanan salımlardan söz ediyoruz. Buna Büyük Güç Rekabeti de dâhil. ABD silahlanmayı sürdürüp bütün bu anlaşmalardan çekildiğinde, elbette Rusya ve Çin de kendi askerî kapasitelerini artırarak karşılık veriyor. Bütün bunların kaynağına indiğimizde karşımıza emperyal merkez ile ABD’nin saldırganlığı ve küstahlığı çıkıyor.
Ardından dünyanın dört bir yanında ABD’nin saldırganlığına karşı yükselen bu tepki dalgasını görüyorsunuz. Fakat sen, bu silahlanma düzenini ayakta tutma zorunluluğundan ve bunun nasıl kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüştüğünden söz ediyorsun. Bence meselenin kilit noktası da burada: fosil yakıt egemenliğini sürdüren somut bir altyapı ve bu cephaneliği beslemeyi haklı göstermek için doğal kaynakları yağmalama, talan etme, geriye kalan son doğal gaz ve petrol rezervlerini çıkarma yönünde döngüsel bir ihtiyaç var. Petrol canavarını besleyebilmek için sürekli büyümek ve yayılmak zorundasınız; yalnızca onu beslemeye devam edebilmek için.
Dolayısıyla bu, mümkün olan en kötü biçimiyle kendi kendini gerçekleştiren bir kehanettir. Bu bir toplu intihardır; çünkü bu sistemin başlıca itici gücü ordunun kendisidir. Fosil yakıtların egemen olduğu bu sürdürülemez dünyayı yaratan ordudur; ardından da bu düzenin ulaştığı boyutları kendi büyümesini ve yayılmasını haklı göstermek için kullanır. Sonra Nancy Pelosi gibi isimler ve liberal siyasetçiler çıkıp ordunun, bizzat yol açtığı sorunun çözümü olduğunu söyler. Böylece karşı karşıya olduğumuz sorunu yaratan sistemin dışında hiçbir hayal gücüne veya yaratıcı düşünceye yer bırakılmayan, olabilecek en kötü noktaya gelmiş bulunuyoruz. Üstelik aynı sistemin bu sorunun çözümü olmasını istiyorlar.
C.H.: İklim sistemi çökerken, Küresel Güney’den kaçmak zorunda kalan iklim mültecilerinin sayısı artarken ve deniz seviyelerinin yükselmesi nedeniyle deniz üsleri sular altında kalma tehlikesiyle karşı karşıyayken —ki ordu buna yönelik planlar yapıyor—, bizzat ordunun yarattığı sorun yalnızca varlığını değil, genişlemesini de haklı çıkarmanın bahanesine dönüşüyor. Trump şimdi bir buçuk trilyon dolarlık askerî bütçeden söz ediyor. Yani karşımızda son derece tuhaf bir geri besleme döngüsü var.
A.M.: Evet, öyle. İnsanlar “emperyal bumerang” kavramından söz ediyor. Elbette ötekileştirilen siyah ve kahverengi tenli insanlar, sömürgeciliğimizin ve emperyalizmin sonuçlarının en ağır yükünü her zaman taşıdı. Ancak bu ülkede benim gibi görünen insanlar da artık bunların birbirinden ayrılamayacağını görmeye başlıyor. Kâr amacı güden bir şirket gibi hareket eden küresel bir askerî imparatorluğa sahip olmanın sonuçları, bumerang gibi dönüp ülke içine geliyor. Yeni nesil gereksiz askerî araçların üretimini gerekçelendirebilmek için elinizdeki ihtiyaç fazlası silahları ya IŞİD veya Taliban gibi yapılara ya da ABD’deki yerel polis teşkilatlarına devrediyorsunuz. Bu polis güçleri de Minneapolis’te gördüğümüz gibi kendi toplumlarına şiddet uygulayıp onları boyunduruk altına alıyor. Dolayısıyla mümkün olan her açıdan, olabilecek en kötü biçimde işleyen bir geri besleme döngüsü ile karşı karşıyayız: Sınırlı kaynaklara sahip bir gezegende sürekli büyümek, bu büyümeyi ve yayılmayı durmaksızın haklı çıkarmak zorundasınız. Trump’la ilgili, senin de birçok kez dile getirdiğin çarpıcı noktalardan biri, maskeyi bütünüyle indirmiş olması. Artık her şey son derece açık biçimde söyleniyor: Mesele petrol. İran dünyanın üçüncü, Venezuela ise birinci büyük petrol üreticisi. Bu gerçekten akıl almaz bir durum. Orman kanunu ile tam bir hukuksuzluk iç içe geçiyor; Kristof Kolomb dönemine geri dönülüyor. Her şey açıkça sömürgeci bir nitelik taşıyor; adeta “Latin Amerika’yı Topyekûn Yok Etme Operasyonu” gibi.
Bu küresel sisteme boyun eğmeyen her ülke cezalandırılacak, egemen sınıf tarafından hiçbir özür veya pişmanlık duyulmadan yok edilecektir. Bu filmi çekerken çarpıcı olan, bütün bunların bizi Trump gibi bir noktaya taşıyan kuluçka dönemini oluşturduğunu görmekti. Bu, neoliberal doktrindi; neoliberal düzenin ta kendisiydi. Normal kabul edilen buydu, değil mi? Mevcut düzen buydu. Ve bu bir ölüm sarmalı, Chris.
Bu nedenle film gerçekten öğretici; çünkü buraya nasıl geldiğimizi gösteriyor. İşlerin nasıl bu kadar kötüleştiğini ve Trump gibi birinin iktidara gelerek durumu nasıl böylesine ağırlaştırabildiğini anlamamızı sağlıyor. Çünkü Trump bir kral değil. Bir istisna da değil. Tam tersine, bugün içinde yaşadığımız sistemin kusursuz nesneleşmesi.
C.H.: Muhalefetten söz edelim. Gazze’deki soykırımı destekleyen ve İran gibi ülkelere hiçbir kışkırtma olmaksızın saldırılar düzenleyen bu artık maskesini tamamen çıkarmış emperyalizme karşı koymaya çalışanlar kimler? Bu direniş nereden yükseliyor? Yarattığımız bu canavarla mücadelede hangi stratejiler etkili olabilir?
A.M.: İçinden geçtiğimiz dönem ne kadar belirsiz ve distopik olursa olsun, Chris, tam da bu belirsizlik ve sürecin nereye evrilebileceği ihtimali nedeniyle aynı zamanda büyük bir heyecan duyuyorum. İkimiz de biliyoruz ki on yıl önce bu ülkede sosyalizmden söz etmek son derece tartışmalı kabul ediliyordu. Gayriresmî dini antikomünizm olan bir ülkede yaşıyoruz. Bu nedenle bütün gerçeklerin açığa çıktığı; imparatorluğun ve soykırımın önüne paspas olmaktan başka hiçbir şey yapmamış bu iradesiz muhalefetin iflas etmiş, içi boşaltılmış niteliğinin gözler önüne serildiği bir dönemde yaşamak son derece önemli. Çünkü artık dayatılan çizgiye uymanın da orta yolu seçmenin de imkânı yok. Önümüzdeki tercih gerçekten sosyalizm ile barbarlık arasında.
Bunun “tarihin sonu” olduğu, ekonomik sistemimizin insanlığın ulaşabileceği nihai düzeni temsil ettiği düşüncesini terk etmeliyiz. Bu kabul edilemez. Bu, barbarlığın en katıksız hâlidir ve sistemin vardığı nokta budur. Üstelik buraya, başından beri ABD gücünün paravanı olarak işlev gören bütün bu kurumların enkazı üzerinde geldi. Artık her şeyin feda edilebilir görüldüğü açığa çıktı. Sanki hepimiz kurbanlık kuzularız: Bu gezegendeki bütün insanlar ve çevrenin tamamı, egemen sınıfın gözünde gözden çıkarılabilir durumda. Her şey kısa vadeli kâr uğruna yapılıyor. Ortada taktik veya strateji bile yok.
Hürmüz Boğazı’na, hatta Irak Savaşı’na bakın. ABD ne zaman gerçekten bir savaş kazandı? İkinci Dünya Savaşı’nda zaferin onurunu Sovyetler Birliği’nin elinden aldık; fakat ABD’nin emperyal egemenliğini ve hegemonyasını dayatma girişimleri ne zaman gerçek bir zaferle, askerî bir başarıyla sonuçlandı? Her şey kârla ilgili ve durumu böylesine distopik kılan da bu. Gezegenin dört bir yanında kıyamet sonrasını andıran çorak araziler yaratmaya hazırlar. Birinci Dünya Savaşı’nda kullanılan mühimmatın etkileri nedeniyle bugün bile yaşamın mümkün olmadığı ölü bölgeler bulunuyor. Bu savaşların sonucu, geride bıraktığı miras budur; ancak yine de durmuyorlar. Hatta İran örneğinde durumun daha da kötüleştiğini gördük: Petrol altyapısı, petrol depoları ve doğal gaz boru hatları kasıtlı olarak hedef alındı. Savaş suçu işleme tehditleri bile son derece rahat bir dille savruluyor: Bugün ‘Köprü Günü’, yarın ‘Elektrik Santrali Günü’. Dünya medyası ise yalnızca, “Bunu gerçekten yapacak mı? Bekleyip görelim. Önümüzde 48 saatlik bir süre var,” der gibi izliyor.
Bence buraya savaş suçlularına tanınan pervasız cezasızlık ve Irak’taki savaş suçlarının sorumlularından hesap sorulmaması sonucunda geldik. Gazze’ye, bu yeni hukuksuzluk düzenine ve orman kanununa böyle ulaştık. Buna karşı gördüğümüz direniş ise olağanüstü: Dünyanın dört bir yanında kesintisiz biçimde sürdürülen eylemler ve insanların Gazze’nin aslında küresel özgürleşme mücadelelerimizi birbirine bağlayan doku olduğunu kavraması… Gazze’nin bütün bunların içindeki yerini anlamaya başlamaları… Beş yıl önce bunu kimse kavramıyordu; konu daima fazlasıyla tartışmalı, dokunulması tehlikeli bir mesele olarak görülüyordu. Bugün ise Gazze’nin her şeyle bağlantılı olduğu ve insanlığın özgürleşmesine ayrılmaz biçimde bağlı bulunduğu anlaşılıyor. Bu kavrayışın temelinin oluştuğunu ve dalga dalga dünyaya yayıldığını görmek bana büyük bir güç ve ilham veriyor. İnsanların küçücük de olsa bir değişim yaratabilmek uğruna kariyerlerini, bedenlerini ve hayatlarını riske atması bana devrimci bir iyimserlik veriyor, Chris; çünkü karşımızda bütünüyle aklını yitirmiş küresel bir sistem var. Ancak bu sistem, aynı zamanda bir grup aptal insan tarafından yönetiliyor ve bana umut veren şeylerden biri de bu. Karşımızdaki yalnızca kötülüğün sıradanlığı değil, kötülüğün aptallığıdır. Bu insanlar kendi varlıklarını ve çıkarlarını koruma dürtüsüne öylesine hapsolmuşlar ki gözlerinin önündeki gerçeği bile göremiyorlar. Kendi çocuklarının yaşayacağı gezegeni yok ettiklerini dahi fark edemiyorlar. İşte bizim açabileceğimiz gedik burada. Dünyayı değiştirme, hakikati yeniden kamusal alana taşıma, anlatılarımızı geri alma ve susturulan sesleri yükseltme şansımız var. Bu film de bu mücadeleyi ileriye taşımak için elimizdeki araçlardan biri.
C.H.: Ne var ki kapitalistler kendilerini tehdit altında hissettiklerinde faşizme sarılır. Bugün ABD’de faşizan bir sistem hızla pekiştiriliyor. Faşistler pek zeki değildir; çoğu zaman gülünç derecede beceriksiz görünürler. Ancak son derece ölümcüldürler.
A.M.: Kesinlikle. ABD’nin kamuoyu nezdindeki gücünün ve meşruiyetinin giderek aşındığını görüyoruz. Bu, şimdiye kadarki en az destek gören savaş. Trump’ın halk desteği de son derece düşük. Buna rağmen kamuoyunu ikna etmek için çaba göstermeye bile ihtiyaç duymamaları bence çok şey anlatıyor, değil mi? Halkı yatıştırmaya dahi gerek görmediler. 11 Eylül’ün ardından yaptıkları gibi kapsamlı bir propaganda kampanyası yürütme ihtiyacı bile hissetmediler. Bu bize ne söylüyor? Artık denemeyi bile umursamıyorlar.
Bu da içinde bulunduğumuz durumu, egemen sınıf ile halk arasındaki kopuşu ve yönetenlerin artık toplumu umursamadığını açıkça ortaya koyuyor. Bu gerçek bize her şeyi anlatmalı: Arada hiçbir bağ, hiçbir temsil ilişkisi kalmadı. Seçim alanının dışında bir şeyler yapmak zorundayız; çünkü seçim siyaseti bizi bütünüyle yüzüstü bıraktı. Demokrat Parti’den elde edilmiş hiçbir somut kazanım yok. Hepimiz uçuruma doğru sürüklenirken onlar bu sistemi ayakta tutmaya ve ilerletmeye devam edecekler.
C.H.: Abby, Pentagon yalnızca hesap vermeyen değil, aynı zamanda dokunulamayan bir kurum. Çoğu zaman bütçe talebini Kongreye sunuyor, Kongre ise istediğinden bile fazlasını veriyor. Pek çok bakımdan devlet içinde devlet gibi hareket ediyor. Tarihçi Arnold Toynbee’nin, denetlenmeyen ve hiçbir sınırlamaya tabi tutulmayan militarizmi imparatorluğa indirilen ölümcül darbe olarak tanımladığını hatırlıyorum. Haklısın; emperyalist politikalar bir yandan intihara sürükleyici olsa da savaş endüstrisinin gücü öylesine büyük ki Bernie Sanders bile onun karşısına çıkmıyor. Savaş endüstrisi, Amerikan siyasal sistemi içinde neredeyse kutsal ve dokunulmaz bir konuma sahip.
A.M.: Asıl sorun da bu, değil mi? Bernie Sanders veya Alexandria Ocasio-Cortez gibi biri başkan olsa bile sonuçta onlar da emperyalist. Günün sonunda ABD imparatorluğunu ayakta tutan iki partili uzlaşmayı sürdürecekler. Dünyayı çizmelerinin altında tutan ve milyarlarca insanı boyunduruk altına alan küresel askerî diktatörlük fikrini ve bu düzenin varlığını hiçbir zaman sorgulamadılar.
Bu kabul edilemez. Anti-emperyalist değilseniz kendinize çevreci diyemezsiniz. Tıpkı Siyonizm ile ilericiliğin bağdaşmaması gibi, bu kavramlar da birbiriyle çelişir. Asıl sorun şu ki dünya genelindeki ABD üslerinin kapatılmasından söz ettiğini duyduğum nadir siyasetçilerden biri Ron Paul’dü, değil mi? Bu kadar popüler olmasının nedenlerinden biri de buydu. Ancak insanlar onu yerden yere vurdu ve bütün destekçilerini aynı kefeye koyarak ırkçı ilan etmeye çalıştı. Bu son derece sorunlu bir yaklaşım; çünkü bu emperyal ölüm makinesini sorgulayan gerçek bir muhalefete ihtiyacımız var.
Demokrat Parti’nin en ilerici kanadını temsil eden Bernie Sanders bile bunu sorgulamıyor; bu üsleri sınırlandırmaktan veya askerî imparatorluğun herhangi bir bölümünü tasfiye etmekten söz etmiyor. Bunun yerine yalnızca imparatorluğun liberal kanadını temsil ediyorlar, değil mi? Yaptırımların bir diplomasi aracı olarak kullanılmasını savunuyorlar. Yaptırımlar, 2019’dan bu yana Küba’da 1.800 bebeğin ölümüne yol açtı. Bu, siyasi tercihler yoluyla gerçekleştirilen toplu katliamdır, değil mi? Alexandria Ocasio-Cortez de esasen liberal müdahaleciliği savunuyor. Bu gerçekten çok büyük bir sorun.
Mücadeleci olmalıyız. Anti-emperyalist duruşumuzu gururla ve özgüvenle savunmalıyız. Zor zamanlarda Küresel Güney’i gözden çıkarıp Küba ve Venezuela’yı mahkûm etmemeliyiz. Küresel Güney’i, bu ülkelerin egemenliğini ve bağımsızlığını açık, güçlü ve kararlı bir biçimde savunmalıyız. Dünyanın herhangi bir yerinde hakemlik yapma ve karar verme hakkının bize bahşedildiği yönündeki bütün anlayışı sorgulamalıyız. Sorun bu, Chris. Bu şovenizmdir. Bu deliliktir. En azından siyasetçilerimize anti-emperyalist olmaları yönünde baskı yapmaya başlamalıyız. Anti-emperyalist olmadıkları hâlde kendilerini ilerici olarak sunan insanların varlığı kabul edilemez.
C.H.: Rosa Luxemburg ve diğer bütün büyük sosyalistlerin bize hatırlattığı gibi, anti-emperyalist olmadan sosyalist olamazsınız. Bu mümkün değildir.
A.M.: Hayır ve ne yazık ki bunların hiçbirini göremiyoruz. İktidar konumundaki kim bu meselelerden söz ediyor? Hakeem Jeffries gibi isimlerin Trump’ı üstünkörü biçimde eleştiren kaçamak açıklamalarından başka bir şey yok: “Ah, usul… Maduro gitmeliydi ama süreç daha iyi yürütülmeliydi. İran’a karşı başlatılan saldırı savaşı ve ekokırım söz konusu olduğunda sürece daha fazla özen gösterilmeliydi.” Bu gerçekten iğrenç. Devam eden lanet bir soykırımın ortasında Chuck Schumer’in çıkıp İsrail’e sarsılmaz desteğinden söz etmesi ve aynı sırada antisemitizm üzerine yazdığı kitapları pazarlamaya çalışması iğrenç. Muhalefet partisi bu mu? Solculara zorbalık ederek “Demokratlara oy verin” diyen muhalefet partisi bu mu? Soykırıma karşı durmayacaksanız demokrasi uğruna nasıl mücadele edeceksiniz? Tanrı aşkına!
C.H.: İnsanların filmi nasıl izleyebileceğini ve çalışmalarını nasıl takip edebileceğini söyler misin?
A.M.: Film şu anda Vimeo’da izlenebilir. Hem ABD’deki hem de uluslararası izleyiciler için çevrimiçi gösterime açık. Vimeo’dan izleyebilirsiniz. Ayrıca EarthsGreatestEnemy.com adresine girdiğinizde film doğrudan ana sayfada karşınıza çıkıyor. Dilerseniz beni soru-cevap etkinliklerine davet edebilir ve filmi dünyanın herhangi bir yerinde gösterebilirsiniz. Film, Patreon destekçilerimiz ile YouTube kanal üyelerimize de açık. Birkaç hafta içinde Watermelon Pictures işbirliğiyle Amazon ve Apple platformlarında yayınlanacak; böylece dijital yayın hizmetlerinde çok daha geniş ölçüde erişilebilir olacak.
Herkesi, hâlâ ulaşılabilir ve ikna edilebilir olan tanıdıklarıyla bu filmi buluşturmaya çağırıyorum. Film, insanları harekete geçirmek, cesaretlendirmek ve anti-emperyalist olmaya yöneltmek için mücadele cephaneliğimizde bulunan son derece güçlü bir araç. Bizi iliklerimize kadar sömüren asalaklara karşı mücadele edebilmemiz için bize gerçek bir şans sunuyor, Chris.
C.H.: Harika bir iş çıkardın, Abby. Teşekkür ederim. Programın yapımcıları Max ve Diego’ya da teşekkür etmek istiyorum. Bana ChrisHedges.substack.com adresinden ulaşabilirsiniz.
* Chris Hedges'ın Abby Martin ile gerçekleştirdiği 'Why the U.S. Military is 'Earth's Greatest Enemy' adlı söyleşi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.

