Yükleniyor: homo ludens

homo ludens
-
Aa
+
a
a
a

homo ludens'de Can Kantarcı, video oyunlarını yalnızca oynanan şeyler değil; hafıza, hikâye, kültür, teknoloji ve dünya kurma biçimleri olarak ele alarak oyunların hayatımızdaki yerini farklı konuklar ve perspektifler eşliğinde keşfe çıkıyor.

""
Yükleniyor: homo ludens
 

Yükleniyor: homo ludens

podcast servisi: iTunes / RSS

Bugün ilk bölüm. O yüzden önce bir başlangıç ekranında duralım istiyorum. Bu program bir oyun haberleri programı olmayacak, yeni çıkan oyunları puanlamayacağız, konsol savaşlarına girmeyeceğiz, “eskiden oyunlar daha iyiydi” nostaljisine de teslim olmayacağız.

Burada oyunları bir kültür alanı olarak konuşacağız. Hikâyeleriyle, dünyalarıyla, müzikleriyle, teknolojileriyle, politik imkânlarıyla, çocuklukla ve yetişkinlikle kurdukları tuhaf bağlarla. Çünkü video oyunları artık sadece oynadığımız şeyler değil; hatırladığımız, düşündüğümüz, tartıştığımız, bazen içinde kaybolduğumuz, bazen de kendimizi yeniden kurduğumuz yerler.



homo ludens, “oyun oynayan insan” demek. Bu ad benim için önemli çünkü oyunları yalnızca eğlence ya da boş zaman meselesi olarak değil; insanın dünyayı anlama, yeniden kurma ve kendini deneme biçimlerinden biri olarak görmeyi öneriyor. Video oyunları da bu çok eski oyun oynama dürtüsünün teknoloji, hikâye, görüntü, ses ve etkileşimle birleşmiş çağdaş hali. Bu programda oyunlara tam da buradan bakmak istiyorum: yalnızca ne oynadığımızı değil, oynarken nasıl düşündüğümüzü, neyi hatırladığımızı ve nasıl dünyalar kurduğumuzu konuşmak.

Benim oyunlarla ilişkim de önce oyunculukla, sonra yazıyla başladı. Yazarlığa ilk adımlarımı 1998–2001 yılları arasında GameShow’da oyun açıklamaları yazarak attım. O zaman oyun hakkında yazmak bugünkü gibi geniş kabul gören bir kültür faaliyeti değildi. Daha kenarda, daha meraklısına, biraz da kendi gizli dilini konuşan bir alandı. Ama belki tam da o yüzden oyunlar, benim için hep yalnızca eğlence değil, başka dünyalara açılan bir yazı ve düşünme biçimi oldu.

O yüzden bu ilk bölümde basit gibi görünen birkaç soruyla başlamak istiyorum: Oyun nedir? Video oyunu nedir? Neden oynarız? Bir oyunu tekrar oynadığımızda gerçekten aynı oyuna mı döneriz, yoksa hayatımızın o oyunu oynayan haline mi?



Oyun nedir? Bence oyun, gerçek hayatın içinde açılan başka bir kurallar alanıdır. Ciddi değildir gibi görünür ama oynarken çok ciddiye alınır. Video oyunu ise bu oyun alanının ekrana, yazılıma, sese, görüntüye ve etkileşime dönüşmüş halidir. Roman gibi anlatabilir, sinema gibi gösterebilir, müzik gibi hissettirebilir ama onlardan farklı olarak bize bir şey yaptırır.

Neden oynarız? Çünkü oyun bize başka biri olma, başka bir dünyada etkili olma, başarısız olup yeniden deneme, bazen kaçma, bazen de kendimize dönme imkânı verir. Hayatta her zaman bulamadığımız o açık neden-sonuç hissini, o “bir şey yaptım ve dünya karşılık verdi” duygusunu oyunlarda çok yoğun yaşarız.
Bir oyunu tekrar oynadığımızda ise aslında yalnızca aynı oyuna dönmeyiz. O oyunu ilk oynadığımız zamana ve o zamanki kendimize de döneriz. Oyun aynı kalmış olabilir, ama biz değişmişizdir. Bu yüzden tekrar oynamak basit bir nostalji değil; bazen kişisel bir arkeoloji, bazen de geçmişteki kendimizle yeniden karşılaşmadır.

Bir video oyununun ne kadar geniş bir kültürel alana açılabileceğini göstermek için bugün bir şarkıya uğramak istiyorum: “Here’s to You.” Bu şarkı tek başına bir politik hafıza taşıyor; Sacco ve Vanzetti’ye, adalet fikrine, sinema tarihine bağlı. Ama Metal Gear Solid IV’te duyulduğunda, savaş, teknoloji, beden, devlet, kahramanlık ve yorgunluk gibi bambaşka temalarla birleşiyor. İşte oyunların beni en çok ilgilendiren tarafı burada başlıyor: Bir oyun, başka sanatların ve tarihlerin içinden geçerek kendi duygusunu kurabiliyor.

Tam da bu yüzden, önümüzdeki haftalarda bu programda oyunların dünyasına, sandbox’ına farklı kapılardan ve portallardan girmeye çalışacağız. Bazen tek bir oyunun peşine takılıp onun bize ne anlattığını, nasıl bir dünya kurduğunu, neden yıllar sonra bile aklımızda kaldığını konuşacağız. Özellikle adventure oyunları gibi, hikâye, bulmaca, atmosfer ve oyuncu dikkati üzerine kurulu türlere ayrıca bakacağız.

-

Ama mesele yalnızca oyunların kendisi olmayacak. Oyunların nasıl yapıldığını, bir oyunun fikir aşamasından üretime, tasarımdan prodüksiyona, hikâyeden oynanışa nasıl ilerlediğini de konuşacağız. Türkiye’de oyun yapmak ne demek, bir oyun stüdyosunda çalışmak nasıl bir deneyim, oyun prodüksiyonu hangi yaratıcı ve teknik süreçlerden geçiyor, bunları bu alanın içinden gelen isimlerle ele alacağız.

World of Warcraft gibi devasa çevrimiçi dünyalarda çalışmanın ne anlama geldiğini, oyunlarda anlatı meselesini, yani hikâyenin yalnızca diyalog ya da metinden ibaret olmayıp mekaniklerle, seçimlerle, dünya tasarımıyla nasıl kurulduğunu konuşacağız. Bu başlıklar için Giray Özil, Nihan İşler, Mehmet Ali Şen gibi isimlerle oyun anlatısının farklı katmanlarına bakacağız.

Türkiye’de oyun kültürünün hafızasına da döneceğiz. GameShow gibi artık yayımlanmayan ama bir kuşağın oyunla, yazıyla ve eleştiriyle ilişkisini kuran dergileri konuşacağız. Polat Yarışçı’yla Türkiye’de oyun dergiciliğinin, oyun yazarlığının ve o dönemin kültürel atmosferinin izini süreceğiz.

Öte yandan oyunları yalnızca eğlence ya da endüstri olarak değil, toplumsal etki alanı olarak da ele alacağız. 'Games for Change' yaklaşımıyla oyunların sosyal meselelerle, farkındalıkla, sorumlulukla ve dönüşüm fikriyle nasıl ilişkilendiğini Didar Ağlaç’la konuşacağız.

Programda bir başka damar da oyun kavramının video oyunlarının ötesine taşan tarafı olacak. Bager Akbay’la oyun dediğimiz şeyin aslında ne kadar geniş bir düşünme, tasarlama ve dünyayla ilişki kurma biçimi olduğunu; Haluk Diriker’le oyun yapmanın ne tür bir yaratıcı süreç olduğunu konuşacağız.

BUG’un kurucularından Güven Çatak’la Türkiye’de oyun eğitimi, oyun araştırmaları ve yaratıcı üretim alanlarını; Sercan Muhlacı’yla oyun geliştirici toplulukları gibi meseleleri ele alacağız.

Yani bu programda bazen çocukluk hafızasına, bazen oyun tarihine, bazen üretim süreçlerine, bazen anlatıya, bazen de oyunların dünyayı değiştirme veya en azından dünyaya başka türlü bakma imkânına uğrayacağız. Amacımız oyunları yalnızca “oynanan şeyler” olarak değil; yazılan, tasarlanan, hatırlanan, tartışılan ve hayatımızın içine sızan kültürel formlar olarak düşünmek.

Özetle efendim, bu program, oyunları sadece oynanan şeyler olarak değil; düşünce, hafıza, hikâye ve dünya kurma biçimleri olarak ele alacak.