"Bir gün çağrı, ertesi gün inkâr"

Ufuk Turu
-
Aa
+
a
a
a

Ufuk Turu’nda Ahmet İnsel, Kongo Cumhuriyeti’ndeki seçimlerden Sudan’daki derinleşen insani krize, ABD-Avrupa hattındaki jeopolitik gerilimlerden Fransa’daki yerel seçimlerin ilk tur sonuçlarına uzanan geniş bir gündemi değerlendiriyor.

""
Ufuk Turu: 17 Mart 2026
 

Ufuk Turu: 17 Mart 2026

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ahmet, merhabalar!

Ahmet İnsel: Günaydın!

Özdeş Özbay: Günaydın!

Ö.M.:Ufuk Turu’na nereden başlıyoruz?

A.İ.: Kongo Cumhuriyeti’nde (Demokratik Kongo Cumhuriyeti değil) yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçları henüz açıklanmadı. Seçim sistemi, ilk turda çoğunluk sağlanamazsa ikinci tura gidilmesini öngören klasik bir model. Mevcut cumhurbaşkanı Denis Sassou Nguesso, 1997’den bu yana aralıksız iktidarda; daha önce de 1979–1992 yılları arasında görev yapmıştı. 2002, 2009, 2016 ve 2021 seçimlerini kazanan Nguesso, 2015 yılında yapılan anayasa referandumuyla adaylık için yaş sınırını kaldırmıştı. 81 yaşındaki lider, bu seçimde de yeniden aday oldu.

Pazar günü yapılan seçimlerin sonuçlarının birkaç gün içinde açıklanması bekleniyor ve sonuçlar açısından önemli bir sürpriz öngörülmüyor. Denis Sassou Nguesso’nun yeniden seçilmesi halinde görev süresini ileri yaşlara kadar sürdürmesi bekleniyor.

Seçimlerde karşısında altı aday bulunuyor. Bunlar arasında, iktidardaki Kongo Emek Partisi’ne karşı öne çıkan oluşumlar; Demokrasi ve Kalkınma İçin İttifak, Cumhuriyetçi Hareket ve Halk Hareketi (ya da Halk Partisi) gibi partiler. Bu gruplar zaman zaman demokratik değişim amacıyla ittifaklar kurarak seçimlere katılıyor.

Kongo, Orta Afrika’daki konumu ve geçmişte yaşadığı iç savaşlar ve ayrılıkçı çatışmalar nedeniyle bölgesel açıdan önemli bir ülke. Bu nedenle olası bir iktidar değişikliğinin bölgesel dengeler üzerinde etkili olabileceği ifade ediliyor.

Ö.M.: Bir de şunu eklemek gerekir: Afrika’daki eski sömürgeler arasında demokratik seçimle iktidara gelen ilk liderlerden biri, Patrice Lumumba’dır. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde bağımsızlık sürecinde yapılan seçimleri kazanarak ülkenin ilk başbakanı olmuştur.

A.İ.: Evet, Belçika’ya karşı kazanmıştı.

Ö.M.: Belçika Kralı’nın özel mülküydü; Belçika Kongosu, Afrika’nın yüzölçümü bakımından en büyük ülkelerinden biridir.

A.İ.: Evet.

Ö.M.: Ülkenin ilk demokratik yollarla seçilen başkanı da göreve geldikten kısa süre sonra, CIA’nın da dahil olduğu bir suikast sonucu öldürüldü; bu olaya dair önemli filmler de çekildi. Ne yazık ki kemikleri bile bulunamamıştır.

A.İ.: Evet, bulunamadı. Afrika’da bağımsızlık sonrası liderlerin önemli bir kısmı, iktidarı kazandıktan kısa süre sonra — bazıları 1-2 yıl içinde, bazıları ise neredeyse hemen — eski sömürgeci güçlerin de dahil olduğu suikastlarla tasfiye edildi.

Ö.M.: Haiti kökenli yönetmen Raoul Peck’in 2000 yapımı bu konuyu ele alan harika bir filmi de var. Patrice Lumumba’nın seçildikten hemen sonra nasıl kaçırılıp katledildiğini anlatan çok etkileyici bir film.

A.İ.: Evet, şimdi Sudan’a geçelim çünkü Sudan’da gerçekten çok ciddi bir insanlık dramı yaşanıyor.

Sudan’da bir darbeyle devrilen diktatörlüğün ardından, darbeyi gerçekleştiren iki askerî lider yaklaşık 1-2 yıl sonra, 15 Nisan 2023’te yani bundan neredeyse üç yıl önce birbirine düştü. Bir tarafta Sudan Silahlı Kuvvetleri’nin başındaki Abdel Fattah al-Burhan, diğer tarafta ise Hızlı Destek Kuvvetleri’nin lideri General Muhammed Hamdan Dagalo, yani bilinen adıyla Hemedti bulunuyor.

Hızlı Destek Kuvvetleri, daha önce Sudan’daki iç savaşın ilk döneminde Darfur bölgesinde gerçekleştirdikleri ciddi etnik ayrımcılık, kitlesel katliam ve yerinden etme eylemleri nedeniyle ABD tarafından soykırımla suçlanmıştı. Devrilen cumhurbaşkanı hakkında da Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından soykırım suçlamasıyla yakalama kararı çıkarılmıştı.

Cumhurbaşkanının devrilmesinden bir süre sonra, Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasında yeniden bir yetki çatışması ortaya çıktı. Hızlı Destek Kuvvetleri aynı zamanda Cancavid olarak bilinen Arap Müslüman milislerin devamı niteliğinde. Bu milisler, Darfur’un Araplara ait olduğunu iddia ederek — oysa Darfur ismi “Fur kabilesinin memleketi” anlamına gelir — bölgede yine Müslüman olan ancak Afrikalı topluluklara karşı ağır bir etnik temizlik politikası yürütmüşlerdi.

Bugün de benzer yöntemler yeniden uygulanıyor. Hızlı Destek Kuvvetleri kontrol ettikleri bölgelerde — özellikle Sudan’ın batısındaki Darfur ve Kordofan’da — yoğun bir şiddet ve etnik temizlik politikası yürütüyor. 2023’ten bu yana yaklaşık 13 milyon insan yerinden edilmiş durumda; bunun 8,5 milyonu ülke içinde, yaklaşık 5 milyonu ise başta Çad ve Uganda olmak üzere komşu ülkelere sığınmak zorunda kaldı. Çad, kısa süre önce sınırını kapatmak zorunda kaldı çünkü Cancavid milisleri sınırın ötesindeki mülteci kamplarına saldırmaya başladı.

Bu çatışmada uluslararası aktörlerin de rolü var. Hemedti liderliğindeki Hızlı Destek Kuvvetleri’nin arkasında, beklenmedik biçimde Birleşik Arap Emirlikleri bulunuyor. Buna karşılık Sudan ile Etiyopya arasında yakınlaşma söz konusu. BAE’den gelen silahların Libya’nın doğusundan, Bingazi üzerinden Çad ve Sudan’a ulaştırıldığı ifade ediliyor.

Sahadaki en ağır ihlallerden biri, sistematik olarak uygulanan cinsel şiddet. Kadınlara yönelik tecavüz ve istismar, etnik temizlik stratejisinin bir parçası olarak kullanılıyor. Benzer suçlar 1990’lar ve 2000’lerde de uluslararası soruşturmalara konu olmuştu. Ayrıca, ailesini kaybetmiş binlerce çocuk savaşçı olarak kullanılmak üzere silah altına alınıyor.

Birleşmiş Milletler ise Sudan’ın bu şekilde devam etmesi halinde çok büyük bir açlık kriziyle karşı karşıya kalacağı uyarısında bulunuyor. Yardım kuruluşlarının bölgeye erişimi son derece sınırlı; güvenlik yokluğu nedeniyle insani yardım ulaştırmak giderek zorlaşıyor. Bu durum, çevre ülkelere yönelik yeni ve daha büyük göç dalgaları riskini artırıyor.

Söz konusu bölgeler oldukça geniş: Darfur ve Kordofan, toplamda yüz binlerce kilometrekarelik alanlara yayılıyor ve Sudan’ın batısının büyük bölümünü oluşturuyor.

Öte yandan Sudan, hatırlanacağı üzere 2011 yılında bölünmüş; uzun bir iç savaşın ardından Güney Sudan bağımsızlığını kazanmıştı. Ancak 2011’den kısa süre sonra, 2013’ten itibaren Güney Sudan’ın başkenti Juba’da Dinka ve Nuer kabileleri arasında şiddetli çatışmalar başladı. Yaklaşık 400 bin kişinin hayatını kaybettiği bu çatışmalar, Şubat 2026 itibarıyla Güney Sudan’da yeniden alevlenmiş durumda.

Dolayısıyla mesele yalnızca Sudan’ın Darfur bölgesiyle sınırlı değil; bağımsızlığını kazanmış olan Güney Sudan’da da Dinka ve Nuer kabileleri arasında süregelen, egemenlik ve bölgesel kontrol mücadelesine dayanan ciddi bir iç savaş devam ediyor.

Ö.M.: Şunu da eklemek gerekir: Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mürsel Bayram’ın birkaç gün önce Anadolu Ajansı’nda yayımlanan ayrıntılı analizine göre, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk’ün verdiği son rakamlar son derece çarpıcı. Yalnızca geçen yıl sivil ölümlerinin sayısı 11 bin 300’e ulaşmış durumda; bu da ayda yaklaşık bin kişinin öldüğü ya da öldürüldüğü anlamına geliyor. Kayıp olarak kaydedilen ya da kimliği henüz tespit edilemeyen binlerce sivil de eklendiğinde, ortaya son derece ağır bir insani tablo çıkıyor. Toplamda yaklaşık 14 milyon insanın yerinden edildiği belirtiliyor. Buna rağmen, dünyanın en vahim krizlerinden biri olmasına karşın, bu durum uluslararası medyada yeterince yer bulmuyor.

A.İ.: Maalesef bu durum yeterince gündeme gelmiyor. Darfur meselesinde, Güney Sudan’da çoğunluğu Afrikalı, Hristiyan ya da animist topluluklar oluştururken; Darfur’da ise Arap üstünlüğünü savunan, eski Cancavid milislerinden türeyen Hızlı Destek Kuvvetleri gibi paramiliter yapılar öne çıkıyor.

Bu güçler bir yandan Sudan’ın doğusundaki geleneksel elitlere karşı laik ve eşitlikçi bir düzen vadettiklerini söylerken, diğer yandan Darfur’un “Arap toprağı” olduğunu ve siyah Afrikalıların yalnızca Araplara tabi olması gerektiğini ileri süren söylemlerini sürdürüyor.

Darfur’da Arap kökenli ve Afrikalı toplulukların önemli bir kısmı Müslüman olduğu için bu bir din savaşı değil; daha çok ırk temelli, Arap üstünlüğü iddiasına dayanan bir çatışma niteliği taşıyor. Eşitlik ve laiklik söylemleri ile açıkça hiyerarşik ve ayrımcı yaklaşımlar arasındaki bu çelişki ise dikkat çekici.

Günümüz dünyasında, siyasal aktörlerin birbiriyle taban tabana zıt söylemleri aynı anda sürdürebildiği bir ortamda, bu tür çelişkili söylem ve pratikler ne yazık ki artık şaşırtıcı gelmiyor.

Ö.M.: Hatta yalnızca her gün değil, aynı konuşma içinde, hatta bir dakika arayla bile birbirine taban tabana zıt açıklamalar yapabildiğine de tanık olabiliyoruz.

A.İ.: Evet, ABD Başkanı Donald Trump, Pazar günü Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması için Avrupalı müttefiklerinin de savaş gemileriyle güvenliği sağlaması gerektiğini söyledi; Avrupa’nın yanı sıra Japonya ve Güney Kore’ye de çağrıda bulundu. “Eğer yanıt alamazsam ya da olumsuz bir yanıt gelirse bunun NATO’nun geleceği açısından kötü sonuçları olur” diyerek açık bir tehdit de dile getirdi.

Ancak Pazartesi günü Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, “Bu savaş Avrupa’nın savaşı değildir; ancak Avrupa’nın çıkarları doğrudan etkilenmektedir. Yine de bu savaşın sürmesinden Avrupa’nın hiçbir çıkarı yok,” diyerek ABD’nin çağrısını reddetti.

Almanya, İspanya, İtalya, Yunanistan ve Birleşik Krallık da benzer şekilde, “Bu savaş bizim savaşımız değildir” diyerek Trump’ın çağrısına karşı çıktılar. Bu ülkeler arasında, Trump’a yakınlığıyla bilinen ve kendisinin de olumlu yaklaştığı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin yer alması da ayrıca dikkat çekici.

Ö.Ö.: Avrupa içinde İsrail’e en yakın duran hükümetlerden biri olarak da biliniyor.

Ö.M.: Evet, müttefiki.

A.İ.: Evet ancak o da bu çağrıya olumlu bir yanıt vermedi. Fransa’nın ise, ABD’den bağımsız bir uluslararası askerî koalisyon girişimi olabileceği konuşuluyor ancak bu girişim daha çok Hürmüz Boğazı’nın ötesinde, deniz güvenliğini sağlama çerçevesinde düşünülüyor gibi görünüyor.

Donald Trump’ın buna yanıtı ise oldukça çelişkili oldu: “Bizim kimsenin yardımına ihtiyacımız yok, dünyanın en güçlü ulusuyuz. Bu Avrupalı müttefiklere ihtiyacımız olsa zaten yanımıza gelmeyeceklerini yıllardır söylüyordum; şimdi bu daha da net ortaya çıktı,” diyerek, bir gün önceki çağrısının tam tersini ifade etti.

ABD içinde ise özellikle Donald Trump’a yakın medya organlarında — başta Fox News olmak üzere — İsrail’le birlikte İran’a yönelik müdahalenin (çoğunlukla “saldırı” ifadesi kullanılmasa da) amaçlarının belirsiz olduğu yönünde eleştiriler giderek artıyor. Trump’ın kendi destekçileri arasında da, ABD’nin İsrail’in hedeflerine fazla angaje olduğu, bu girişimin neyi amaçladığının net olmadığı ve ülkeyi riskli bir sürece sürüklediği yönünde kaygılar daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandı.

Daha bağımsız medya organlarında ise bu eleştiriler bir süredir zaten vardı. ABD diplomasisi içinde de ciddi bir belirsizlik ve yönsüzlük hissi olduğu; Trump’ın sık sık — hatta aynı gün içinde — değişen, birbiriyle çelişen hedefler ve yöntemler açıklaması nedeniyle bu politikaların nasıl savunulacağının dahi kestirilemediği ifade ediliyor.

Önümüzdeki günlerde, ABD içinde özellikle Cumhuriyetçi Parti içinde bazı iç tartışmaların ve girişimlerin ortaya çıkması olası görünüyor ancak burada önemli bir denge de söz konusu: ABD sahada askerî olarak daha fazla angaje oldukça, “askerler görevdeyken başkanı eleştirmek onları zor durumda bırakır” yaklaşımı nedeniyle, eleştirilerin bir kısmının ertelenmesi ya da daha temkinli dile getirilmesi de muhtemel.

Ö.M.: Sözlerini bu kadar hızlı geri alması da oldukça dikkat çekici. Nitekim The Guardian’da yer alan bir ifadede, “Biz zaten bu savaşın içinde hiç olmamalıydık” dediği aktarılıyor; yani bir yandan sürece dahil olurken, diğer yandan bunun baştan yanlış olduğunu söyleyen bir pozisyona geçiyor.

Buna karşılık, daha eleştirel yayın organlarından biri olan MeidasTouch’ta ise bu çıkışa ironik bir tepki verilmiş ve “Affedersiniz, tam olarak ne dediğinizi anlayamadım?” şeklinde bir yorumla bu çelişkiye dikkat çekilmiş.

A.İ.: Fransa’da belediye seçimlerinin ilk turu tamamlandı. Bu turda sağ blok içinde en güçlü parti olarak, yeni adıyla Ulusal Birlik (eski adıyla Ulusal Cephe) öne çıktı. Her ne kadar çok büyük seçim zaferleri elde edememiş olsalar da, ülke genelinde pek çok yerde belirleyici bir konuma geldikleri görülüyor.

Seçimlerin ikinci turu önümüzdeki hafta yapılacak. Sol cephede ise Sosyalist Parti, Yeşiller ve Komünist Parti ilk turda birçok yerde ortak listelerle seçime girdi; Boyun Eğmeyen Fransa (La France Insoumise) ile ise ayrı hareket ettiler. Ancak ikinci turda, Paris ve Marsilya dışında, sağın kazanma ihtimaline karşı bu üçlü ittifak ile Boyun Eğmeyen Fransa listeleri büyük ölçüde birleşme kararı aldı. Yalnızca Paris ve Marsilya’da sol, iki ayrı listeyle yarışacak. Bu iki şehirde Sosyalist–Yeşiller–Komünist ittifakının kazanma ihtimali şimdilik daha yüksek görünüyor; nihai tabloyu Pazar günü göreceğiz.

Öte yandan, demokrasinin kriz göstergelerinden biri olarak değerlendirilen düşük katılım meselesi Fransa’da da belirginleşmiş durumda. Belediye seçimlerinde katılım oranı %53’te kaldı; bu, Covid dönemi hariç tutulursa 1960’lardan bu yana görülen en düşük oran. Başka ülkelerle kıyaslandığında çok düşük görünmeyebilir ancak Fransa için — özellikle yerel seçimler söz konusu olduğunda — oldukça düşük bir katılım anlamına geliyor. Buna rağmen belediyeler, Fransa’da halkın en çok güvendiği kurumlardan biri olmayı sürdürüyor.

Ö.M.: Kaygı verici. Çok teşekkürler, görüşmek üzere.

A.İ.: İyi günler.

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.