Ufuk Turu'nda Ahmet İnsel, Arnavutluk'taki turizm yatırımları etrafında büyüyen protestoları, Macaristan'da yeni hükümetin attığı demokratikleşme adımlarını ve İsviçre'de göç karşıtı nüfus referandumunun sonuçlarını değerlendiriyor.
Ömer Madra: Günaydın Ahmet, merhabalar!
Ahmet İnsel: Günaydın!
Özdeş Özbay: Günaydın!
Ö.M.: Evet, Ufuk Turu’nda oldukça karmaşık gelişmeler var her tarafta. Arnavutluk’tan başlayalım değil mi? Ayaklanmalar devam ediyor.
A.İ.: Evet, Arnavutluk'ta ayaklanmalar kısmen devam ediyor. Bu ayaklanmaların kaynağında ilk olarak Ocak-Şubat aylarında başlayan ve Edi Rama yönetimine yönelik memnuniyetsizlik ifadeleri vardı. Hatırlarsanız orada da büyük yürüyüşler olmuştu.

Bardağı taşıran son damla ise Mayıs ayında, Arnavutluk'un geçmişte askeri üs olarak kullanılmış ancak daha sonra terk edilmiş Sazan Adası'nda ve adaya yaklaşık 15 kilometre uzaklıkta bulunan, halka açık bir plaj niteliğindeki, özellikle pembe flamingoların üreme alanı olan deniz kıyısındaki Zvërnec bölgesinde turistik yatırım projelerinin ortaya çıkması oldu.
Bu projelerin arkasında Trump'ın kızı Ivanka Trump ve eşi Jared Kushner'in olduğu iddia edilmişti. Hatta Ivanka Trump bunu doğrulamış, "Çok büyük projelere öncülük edeceğiz" demişti. Halka açık olan kıyı şeridinin özel bir yatırıma devredilmesi ve adanın bir resort projesine tahsis edilmesi planları, 30 Mayıs'tan beri Arnavutluk'ta özellikle gençlerin ve kadınların katıldığı büyük protesto gösterilerine yol açtı.
30 Mayıs'ta ilk olarak Zvërnec bölgesinde inşaatın engellenmesi amacıyla başlayan küçük gösteri, göstericilere özel güvenlik güçlerinin çok sert müdahale etmesine tepki olarak Tiranë'ye taşındı ve gösteriler ciddi bir katılımla devam ediyor.
Ivanka Trump ve Jared Kushner'in Adriyatik kıyısındaki turistik yatırımlarının yanında, hareket şimdi Edi Rama'nın istifasını da talep etmeye başladı. Edi Rama'nın bütün bu yatırımları teşvik ettiği, özellikle Tiranë başta olmak üzere Arnavutluk'ta çok büyük bir inşaat furyası yaşandığı ifade ediliyor. Gökdelenler yükseliyor ancak kimsenin oturmadığı, içi boş binaların sürekli inşa edildiği yönünde eleştiriler var.
Bu Kushner projesinin arkasında başlangıçta Kushner ve Ivanka Trump'ın ortak yatırım fonunun olduğu düşünülüyordu ancak daha sonra Arnavutluk'taki bağımsız medya ve araştırmacı gazetecilik girişimleri olan Lapsi.al ve Exit.al gibi sitelerin yaptığı araştırmalarda, Kushner'in bir paravan olduğu yönünde iddialar ortaya atılmaya başlandı.
Sazan Adası'ndaki otel kompleksi ile Zvërnec kıyı şeridindeki projelerin arkasında birçok örgütlü Arnavut suç şebekesinin bulunduğu dile getiriliyor. Şunu da hatırlatalım: Aralık 2025'te Jared Kushner'in Belgrad'da başlatmaya çalıştığı Trump Tower projesi de büyük gösteriler sonrasında iptal edilmişti. Gösterilerin nedeni, projenin mali kaynaklarının yolsuzlukla bağlantılı olduğu iddiasıyla başlatılan soruşturmalardı ve Kushner projeden çekilmek zorunda kalmıştı.
Arnavutluk'taki bu projenin asıl kontrolünün ise Katar'da ikamet eden Suriyeli iki kardeşte olduğu iddia ediliyor. Bu iki araştırmacı gazetecilik sitesine göre bunlar Mutaz ve Ramiz El Hayat kardeşler. Ortaklarının da biri Lüksemburg'da, diğeri ABD'nin Delaware eyaletinde kayıtlı iki şirket olduğu söyleniyor.

Cuma günü Arnavutluk'ta örgütlü suç ve yolsuzlukla mücadele savcılığı da yaklaşık 20 kişi hakkında yakalama emri yayımladı. Bu kararların, Zvërnec projesinin arkasındaki para kaynaklarıyla ilgili olduğu belirtiliyor. Savcılık, bu proje ve Tiranë'daki birçok yeni projenin arkasındaki paranın bir kısmının Latin Amerika'dan gelen kokain ticaretiyle finanse edildiğine dair kuvvetli şüphe bulunduğunu iddia ediyor.
Bu çerçevede savcılık, Zvërnec sahilinin mülkiyetini elde etmek amacıyla arazi sahiplerinin tapularını satın almak için noterde bloke edilen 138 milyon avronun da dondurulmasını talep etti.
Edi Rama'nın ülkeyi bir yatırım şirketi yöneticisi gibi yönetmeye başladığına dair ciddi eleştiriler geliyor. Bu gösteriler arasındaki memnuniyetsizliğin Arnavutluk toplumunun çoğunluğunu mu temsil ettiği, yoksa daha çok yolsuzluklardan arınmış ve daha demokratik bir Arnavutluk talep eden bir kesimin mi sesi olduğu ise şu anda kesin olarak söylenemiyor.
Ö.M.: Pardon, ben bir araya gireyim. Democracy Now!'da da ayrıntılı bir özet verilmişti. Vincens Bushi adlı bir göstericiyle konuşmuşlar. Binlerce kişi hafta sonunda da sokaklardaydı. Sazan'ın ise eski bir Sovyet üssü olduğu belirtiliyor.
A.İ.: Evet, askeri üs.
Ö.M.: Pazar günkü gösteride protestocular "Devrim!" diye slogan atmışlar. Vincens Bushi adlı gösterici de, "Baştan aşağı yolsuzluktan bahsediyoruz ve bu daha başlangıç. Sadece mevcut hükümete değil, genel olarak Arnavutluk'ta komünizm adı altında yolsuzluk hiç terk edilmedi. Şimdi şansımız var, onun için buradayız," demiş.
Adriyatik sahilindeki bu lüks inşaat alanını da yaklaşık 200 kişi protesto etmiş. Göstericiler dikenli telleri keserek alana girmişler. Bayağı ilginç bir durum yani.
A.İ.: Özellikle Edi Rama'nın giderek çok ciddi bir oligarşik ve otokratik yönetime yöneldiğini iddia ediyor gözlemciler; başta da göstericiler tabii. Bir de, dediğim gibi, göstericiler Edi Rama'nın Arnavutluk'un mal sahibi gibi davrandığını söylüyorlar. Bütün mülkleri peşkeş çekmek, satmak, yurt dışındaki yatırımcılara açmak gibi eleştiriler yöneltiyorlar.
Edi Rama aynı zamanda bunu övünerek de savunuyor biliyorsunuz. Arnavutluk'u kalkındırma, büyütme ve geliştirme söyleminin arkasında çok büyük bir inşaat furyası var. Bu inşaat furyasının arkasında da büyük ölçüde kara para aklama olduğu iddia ediliyor. Yasa dışı kaynaklardan edinilen, özellikle uyuşturucu ticaretinden elde edilen paranın döndüğü alanlardan bir tanesinin Arnavutluk olduğu sıkça dile getiriliyor. Türkiye de bunlardan biri biliyoruz ama Arnavutluk da öyle; başka ülkeler de var elbette.
Edi Rama'yla ilgili eleştirilerin yanı sıra, kendisinin aynı zamanda Arnavutluk'u hızla Avrupa Birliği'ne sokmak için yoğun çaba harcadığı, fakat bir yandan da Avrupa'da Trump'a en yakın yöneticilerden biri olduğu biliniyor. Trump'ın Avrupa Birliği'ne olan yaklaşımının derecesini bildiğimiz için, hem Trump'a çok yakın olmak hem de Arnavutluk'u bu yolla Avrupa Birliği'ne sokmak pek kolay değil gibi gözüküyor.
Ö.M.: Kızı ve damadı yani daha ne kadar yakın olacak?
A.B.: Evet, tabii. Arnavutluk ilginç bir gelişme hakikaten, izlemeye devam edeceğiz. The Guardian'da Arnavut kökenli bir araştırmacı olan Lea Ypi'nin de bu konuda bir yazısı vardı. Türkçe'de iki kitabı var; yeni kitabı da ailesi üzerinden Arnavutluk'u anlattığı bir çalışma olarak yayımlandı. O da bu gösterilerin son derece önemli ve anlamlı olduğunu, içeriden bir gözlemle aktarıyor.
Ö.M.: Bunu takip edelim.
A.İ.: Evet, bunu yakından takip edelim. Macaristan'a geçelim. Macaristan'da Péter Magyar yönetiminin görevi devralmasının üzerinden bir ayı biraz aşkın bir süre geçti. 12 Mayıs'ta görevi almıştı Péter Magyar.

Dün Ömer seninle konuşurken şöyle bir bilanço yapalım dedik: Bir ayın sonunda Péter Magyar'ın, meclisteki üçte iki çoğunluğa sahip partisine dayanarak vadettiği Orban rejiminden çıkış konusunda ne yaptığına bakalım çünkü Péter Magyar sadece bir yönetim değişikliği değil, "Orban'ın kurduğu rejimi değiştireceğim, demokratikleştireceğim ve yolsuzluklardan arındıracağım," vaadiyle gelmişti.
Tabii bir ay kısa bir süre ama attığı ilk adımlar sembolik olarak önemli. Başbakanlık görev süresiyle ilgili olarak 15 Haziran'da yani dün meclis üçte iki çoğunluğa sahip olduğu için anayasada bir değişiklik yaptı. Buna göre Macaristan'da başbakanlık görevi en fazla sekiz yıl yapılabilecek. Bu da tabii Viktor Orbán'ın yeniden başbakan olmasının önünü anayasal olarak kesiyor çünkü kendisi toplam 16 yıl başbakanlık yaptı.
Ö.M.: Ama sadece Macaristan için değil, bütün dünyada da demokratik rejimler için önemli bir işaret olarak da kabul edilebilir.
A.İ.: Bu işaret aslında birçok demokratik ülkede başkanlık ve cumhurbaşkanlığı için uygulanan iki dönem kuralını da hatırlatıyor biliyorsunuz. Bizde de böyle bir düzenleme var, her ne kadar çeşitli tartışmalar yaşansa da. ABD dahil birçok ülkede cumhurbaşkanlarının ya da başkanların görev süresi, belirli bir yıl sayısıyla veya seçilme sayısıyla sınırlandırılmış durumda.
Başbakanlık makamı için genellikle böyle bir sınırlama bulunmuyor. Bildiğim kadarıyla, başbakanların görev süresini sayı veya süre bakımından sınırlayan bir uygulama yaygın değil, belki bazı örnekler vardır ama bu ilklerden biri olacak gibi gözüküyor. Avrupa Birliği içinde veya bizim çevremizdeki coğrafyada da önemli bir örnek oluşturabilir.
Ö.M.: Evet, onu kastetmiştim ben de.
A.İ.: Aynen, bu bir örnek olabilir. Bunun yanında belki milletvekilleri için de böyle bir şey düşünülebilir; bazı milletvekillerinin ömür boyu bu görevi yapmasının önüne geçilebilir örneğin. Ama şimdi başbakanın görev süresi en fazla sekiz yıl olarak anayasada sınırlandı. Bu, Péter Magyar'ın seçim vaatlerinden bir tanesiydi.
Muhafazakâr bir siyasetçi Péter Magyar ama Macaristan'daki bu kararla ilgili gerekçesini not aldım, onu bir okuyayım isterseniz. Bana çok anlamlı geldi: "Sınırsız bir iktidar, hangi demokratik sistem olursa olsun, ölçülü davranma yeteneğini bütünüyle kaybettirir. Bir aşamadan sonra devletin çıkarları, partinin çıkarları ve yöneticinin çıkarları arasında hiçbir ayrım kalmaz. Biz, her seçilmişin yerini başkasına bırakmayı düşünmeye zorlanmasının elzem olduğuna inanıyoruz."
Bu, Magyar'ın söylediği çok yeni bir şey değil. Siyaset analizlerinde bunu asırlardan beri biliyoruz ama uygulamada hiçbir zaman bu gündeme gelmez bildiğiniz gibi.
Anayasa değişikliğinin bir sonucu olarak ikinci bir değişiklik daha yapıldı. Orbán, anayasaya "ülkenin kimliği ve Hristiyan kültürünü koruma organı" diye bir yapı koymuştu. Daha sonra bu yapı Egemenliği Koruma Ofisi olarak kuruldu. Orbán'ın kurduğu bu ofisin esas işi de STK'ların ve vakıfların yabancı çıkarlarına hizmet ettiği suçlamasını yöneltmek ve onları izlemekti. Tabii burada Orbán'a muhalif kurumlardan bahsediyoruz.
Şimdi anayasadan böyle bir organın gerekliliği kaldırılmış durumda. Dolayısıyla Egemenliği Koruma Ofisi'nin de önümüzdeki günlerde lağvedilmesi bekleniyor.
Ö.M.: Pardon, azıcık araya gireyim. Macaristan'da ayrıca öncülük yapan çok ilginç bir olay da seçim zaferi kutlamalarındaki dans performansı oldu. Macar siyasetçi ve Sağlık Bakanı Dr. Zsolt Hegedűs, muazzam danslarını tekrarlamaya devam ediyor. Hakikaten şaşırtıcı güzellikte yani.
A.İ.: Evet, öyle. Macaristan'da 2 Haziran'da Orbán'ın daha önce aldığı, ülkenin Uluslararası Ceza Mahkemesi üyeliğinden çıkmasını öngören karar mecliste yeniden görüşüldü ve bu kez üyelikten çıkma kararı reddedildi. Magyar, seçimlerden önce UCM'nin yakalama kararlarını uygulayacaklarını belirtmişti. Dolayısıyla üyelikten çıkmama kararının yanında, bu yakalama kararlarının uygulanması da bekleniyor.
Seçim öncesinde Magyar, bu yakalama kararının Netanyahu için de geçerli olduğunu söylemişti. Artık bunu ne ölçüde uygulayacağını ise bilmiyoruz.
Temmuz ayından itibaren de meclis oy birliğiyle milletvekili ve bakan maaşlarının %40 azaltılması kararını aldı. Bu da oldukça ilginç. Karar, 189 milletvekilinin oyuyla kabul edildi. Milletvekillerinin cep telefonu faturalarının karşılanmasına son veriliyor. Sadece maaşlarda değil; kira, danışmanlık ve benzeri ödeneklerde de kısıtlamaya gidiliyor.
Maliye Ofisi, bu tasarrufun parlamentonun bir yıllık harcamasına denk olduğunu iddia ediyor.
Diğer taraftan oligarklar hakkında da çok ciddi soruşturmalar başlatıldı. Macaristan, Avrupa Mali Suçlar Savcılığı'na üyelik kararı aldı. Orbán, bu savcılığa üyeliği reddetmişti. Orbán'ın kardeşleri, annesi, yakın çevresi ve diğer oligarklarla ilgili yolsuzluk soruşturmaları açılmış durumda.
Özellikle Kültür Bakanlığı'nın dağıttığı açıklanmamış sübvansiyonlar, şarkıcılara yapılan ödemeler ve Orbán'ı destekleyen sanatçılara aktarılan kaynaklar ortaya çıkarılmaya başlandı. Özel medya kuruluşlarının arkasındaki devlet finansmanları da açığa çıkarılıyor ve kaldırılmaya başlanıyor.
Garip bir şekilde, çok güçlü görünen o yapı şu anda oldukça hızlı biçimde çözülüyor.

Ö.M.: Evet. Ben de tarihçilerden biri olarak sorayım sana, madem ilgileniyorsun. 70 yıl aradan sonra Macaristan'da, 1956 Devrimi'nden sonra Orbán'a karşı yeni bir ihtilal, yeni bir devrim mi oluyor?
A.İ.: Tam 70 yıl sonra ki kutlamalarını da yapmayı düşünüyorlar biliyorsun.
Ö.M.: Evet, müthişti. Ben gençliğimden, küçüklüğümden hatırlıyorum.
A.İ.: Ben de... O zaman ben 1 yaşındaymışım, 1956'da. Ama benim siyasi gelişmemde ve bilinçlenmemde de Macaristan'da Imre Nagy'nin başını çektiği bu demokratik sosyalizm talebinin önemli bir yeri vardır.
Ö.M.: Aynen öyle.
A.İ.: Sosyalizmden çıkış değil, tersine Sovyetler Birliği'nin demokrasiden çıktığını, kendilerinin ise demokratik sosyalizmi savunduklarını iddia etmişlerdi. Unutmayalım ki 1956'daki Macaristan'ın bu demokratik sosyalizm talebi Sovyet tankları tarafından ağır bir şekilde bastırıldığı için, Avrupa'nın birçok yerinde komünist partilere sempati duyan ya da üyesi olan insanlar partilerinden istifa ettiler.
Ö.Ö.: Sonra bir benzeri de Çekoslovakya’da yaşanmıştı.
A.İ.: 68’de sonra Çekoslovakya’da da yaşanmıştı; 56 da ilk kırılmadır.
Ö.M.: Evet, dünyada ilk kırılma benim de hatırladığım.
A.İ.: Aslında ilk kırılma belki 1953 Berlin'dir. Berlin'de de böyle bir şey oldu ama büyük bir hareket olarak yansımadı. İlk büyük kırılma 1956 Macaristan'dır. Çekoslovakya da tabii önemli ama zaten 1968'de Çekoslovakya'ya gelindiğinde Sovyetler Birliği'nin prestijinde epey büyük bir zayıflama ve çatlama olmuştu.
1956'da öyle değildi; 1956, Sovyetler Birliği'nin Stalinizm'den çıkış dönemi olarak görülüyordu aynı zamanda. Khrushchev'in 20. Kongresi de bu döneme denk gelmişti. Bu durum aynı zamanda büyük bir çelişki olarak görülüyordu.

Bitirirken küçük bir haber daha vereyim isterseniz. İsviçre'de biliyorsunuz Pazar günü referandum yapıldı. Referandumun konusu, İsviçre sağ partisinin getirdiği bir öneriydi: İsviçre'nin toplam nüfusunun yani vatandaşlarının değil, ülkede yaşayan toplam nüfusun 10 milyonla sınırlandırılması.
Şu anda İsviçre'nin nüfusu 9 küsur milyon. Tabii bu, esas olarak İsviçre'nin dışarıdan yeni göç almamasını hedefleyen bir öneri olarak sunuluyor. Göç politikasının en sert sınırlandırmalarından biri sayılabilecek bu öneri, "Nüfusu 10 milyonla sınırlayacağız" diyor.
İsviçrelilerin nüfus artışıyla birlikte toplam nüfusun 10 milyonu aşması halinde ne yapılacağı sorusuna ise öneride nasıl bir yanıt verileceği belirtilmiyor.
Ö.M.: Belli olmaz. Belki zorunlu kondom dağıtımına geçerler!
A.İ.: Olabilir ama onların iddiası, nüfusun İsviçre dışından gelenler nedeniyle arttığı yönünde.
Referandum reddedildi; %55 hayır oyuyla sonuçlandı. Ama diyeceksiniz ki, "%45 de evet çıkmış." Bu da azımsanacak bir oran değil. Yine de birçok çevrede bir rahatlama olduğunu söyleyebiliriz.
Evet oyu verenlerin büyük bölümü İsviçre'nin Almanca konuşulan kırsal kesimlerinde yaşıyor. Almanca konuşulan kentlere geçtikçe ve özellikle Fransızca konuşulan Roman İsviçresi'ne gidildikçe hayır oranı belirgin biçimde artıyor.
Erkeklerde evet oranı kadınlardan daha yüksek yani muhafazakâr ve aşırı sağ profilin coğrafi ve toplumsal dağılımına baktığımızda, erkek egemen kırsal bölgelerin daha belirgin olduğunu söyleyebiliriz.
Evet, Gagavuzya üzerine konuşacaktık ama isterseniz bunu daha sonra ele alalım çünkü zamanımız kalmadı.
Ö.M.: Evet, ayrıntı vermeye zamanımız kalmayabilir.
A.İ.: Gagavuzya’da ilginç şeyler oluyor, onu da gelecek hafta ele alalım.
Ö.M.: Evet, lütfen. Ben senden öğrendim, çok heyecanla takip edelim diyorum. Peki, çok teşekkür ederiz Ahmet.
A.İ.: İyi günler herkese.
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.
Ö.M.: Görüşmek üzere.


