"Filistinlilerin kaderi tüm insanlığın kaderidir": Siyonistler tarafından kaçırılıp işkence gören Thiago Ávila, Özgürlük Filosu aktivistlerinin Filistin'in özgürlüğüne verdikleri destekten vazgeçmeyeceklerini söylüyor.
Siyonistlerin Gazze'ye yönelik ablukasının başlamasından bu yana geçen 19 yılda, dünyanın dört bir yanından insanlar bu kuşatmayı kırmak ve Filistinlilerin hayatta kalabilmek için ihtiyaç duydukları temel insani yardım malzemelerine ulaşmasını garanti altına alacak bir insani koridor oluşturmak amacıyla örgütleniyor. Uluslararası filolar, insanların İsrail'in Gazze ablukasına meydan okumak için başvurduğu yöntemlerden biri. Siyonist devlete karşı tüm direniş biçimlerinde olduğu gibi, aktivistlere yönelik misillemeler de giderek artıyor. Son filo girişimlerine katılan aktivistler, İsrailliler tarafından neredeyse hiçbir hesap verme zorunluluğu olmaksızın gerçekleştirilen kötü muamele, işkence ve cinsel saldırılara maruz kaldı.
Chris Hedges Report'un bu bölümünde Chris Hedges, uzun yıllardır filoların organizasyonunda yer alan ve Filistin dayanışma hareketinin önde gelen isimlerinden Thiago Ávila ile konuşuyor. Ávila, İsrail'in işkence merkezlerinde yaşadığını söylediği sarsıcı deneyimleri ayrıntılarıyla anlatıyor. Bu bahar gerçekleştirilen filo girişimine katılan aktivistlerin hukuka aykırı şekilde kaçırılmasını, maruz kaldıkları kötü muameleyi ve Siyonistlerin onları korkutma, yıldırma ve gelecekteki filo girişimlerini engelleme çabalarına karşı gösterdikleri direnişi ayrıntılı biçimde aktarıyor. Ayrıca filo organizatörlerinin çalışmalarını, Filistin'in özgürlüğünü destekleyen ve farklı mücadele yöntemlerini kullanan küresel bir dayanışma hareketinin parçası olarak değerlendiriyor.
Filo katılımcıları, insani yardım misyonları sırasında İsrailliler tarafından gözaltına alınacaklarını ve kötü muameleye maruz kalacaklarını neredeyse kesin olarak bilerek yola çıksalar da, son girişim İsrail tarafından alışılmadık derecede sert bir karşılıkla yanıt buldu. Aktivistler, çok az su verilen soğuk hücrelere kapatıldı, ilaçlarına erişimleri engellendi ve daha iyi muamele talebiyle protesto ettiklerinde İsrail güçleri hücrelerine ses bombaları atarak onları sersemletti; ardından askerler fiziksel şiddeti daha da artırdı. Thiago Ávila ise özellikle ağır işkenceye maruz kaldığını, İsrailliler tarafından dövülerek bilincini kaybettiğini, gözleri bağlı ve plastik kelepçelerle bağlanmış halde tek kişilik hücrede tutulduğunu ve kendisini hapseden Siyonist görevliler tarafından sürekli asılmakla tehdit edildiğini anlatıyor.
Filo katılımcılarının maruz kaldığı tüm dehşete rağmen Ávila, yaşadıklarının çocuklar da dahil olmak üzere, Filistinli tutukluların maruz bırakıldığı ağır kötü muamele ve soykırımla kıyaslandığında çok daha hafif kaldığını vurguluyor. Hedges ise Siyonist devletin eylemlerinin, “uluslararası ve ahlaki düzenin ters yüz edilmesinin” ve Batı'nın buna ortaklığının bir yansıması olduğunu, bunun da sonuçlarının herkesi etkilediğini söylüyor. Ávila buna katılarak şunları ekliyor: “Filistin halkı bize yalnızca toplumu gerçekte olduğu gibi görmemizi sağlayan merceği sunmuyor; aynı zamanda bize yol haritasını da gösteriyor. Buradan çıkışın başka bir yolu yok. Direnmekten ve örgütlenmekten başka bir seçenek yok.”
Chris Hedges: Uluslararası ve ahlaki düzenin ters yüz oluşunu Gazze'deki soykırım ve bunu sürdürmek için Batılı ülkelerin, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri'nin gönderdiği milyarlarca dolarlık silahlardan daha iyi gösteren başka bir örnek yoktur. Bu tersine dönüşün bir parçası da soykırımı kınayanların, onu durdurmak için hayatlarını riske atanların ve hukukun üstünlüğünü savunanların aralıksız biçimde hedef alınmasıdır. Ancak hukukun üstünlüğü Gazze'nin enkazı altında gömülüdür. Ve tam da bu nedenle İsrail, birkaç istisnadan biri olan İspanya dışında Batılı ülkelerden neredeyse hiçbir ciddi itirazla karşılaşmadan, Gazze'ye 500 deniz mili uzaklıkta, Girit açıklarında bulunan Sumud Filosunun 180 kişilik mürettebatını kaçırabilmektedir.
Deniz hukukuna yönelik bu açık saygısızlık, İsrail'in alışıldık sert uygulamalarıyla birlikte geldi. Filo üyelerine yiyecek verilmedi, üzerlerine deniz suyu döküldü, yumruklandılar, tekmelendiler, elleri bağlı halde güvertelerde sürüklendiler ve plastik mermilerle gerçek mermilerin hedefi oldular. Mürettebat üyeleri daha sonra Girit'e götürüldü ve bunlardan otuz biri hastaneye kaldırıldı. Filonun öne çıkan iki üyesi olan Brezilyalı organizatör Thiago Ávila ile Filistin kökenli İspanyol Saif Abu Keshek kaçırılarak İsrail'e götürüldü. Gözleri bağlandı, yüzüstü yatmaya zorlandılar ve Thiago'nun iki kez bilincini kaybetmesine neden olacak kadar ağır şekilde dövüldüler. İsrail'de duruşmaya çıkarıldıklarında yüzlerindeki morluklar açıkça görülebiliyordu. Thiago sağ kolunu kaldırmakta güçlük çekiyordu. İki aktivist de tecrit hücrelerinde tutuldu ve açlık grevine başladı. Kendilerine terörizmi destekleme ve yasa dışı faaliyetlerde bulunma suçlamaları yöneltildi.
Soykırıma karşı direnişi, filoların önemini ve İsrail'in uluslararası hukuk ile insancıl hukuku ağır biçimde ihlal ettiğine dair iddiaları konuşmak üzere konuğum Thiago Ávila. Ancak bu son olaya geçmeden önce — Thiago, bu İsrailliler tarafından gözaltına alınışınızın ilk örneği değil elbette — filoların tarihini ve neden bu kadar önemli olduklarını anlatır mısınız?
Thiago Ávila: Chris, öncelikle beni davet ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Gazze'de yaşananlar hakkında sürekli konuşmamız son derece önemli. Ben, yıllar boyunca filolarda ve Filistin dayanışma hareketinde yer almış binlerce kişiden yalnızca biriyim. Filistinlilerin çağrısına kulak vererek, seksen yılı aşkın süredir devam eden soykırımı, etnik temizliği ve apartheid niteliğindeki sömürgeci devleti gündemde tutmaya çalışıyoruz. Aynı zamanda Siyonizm olarak adlandırılan bu ırkçı ve üstünlükçü ideolojinin nasıl yenilgiye uğratılabileceğini de tartışıyor ve bunun için mücadele ediyoruz.
Yaptığınız iş de son derece önemli; çünkü gerçeğin görülmesinin bu kadar zorlaştığı bir dönemde siz gerçeği paylaşmaya devam ediyorsunuz. Filolar da bu mücadelenin bir parçası. Düşünün, seksen yılı aşkın süredir devam eden bir soykırım ve etnik temizlik söz konusu. Gazze'nin kendisi ise 19 yıldır denizden, karadan ve havadan abluka altında. Bu kuşatmayı kırmak için yaklaşık 18 yıldır çeşitli girişimlerde bulunuluyor. İlk beş girişim, 2008 yılında, gerçekten de bu ablukayı aşmayı başardı. İki küçük balıkçı teknesi Gazze'ye ulaşabildi. Gönüllü çalışmalar yürüttüler, yiyecek ve yardım malzemeleri götürdüler; taşımayı planladıkları her şeyi ulaştırdılar. Ancak beşinci misyonun ardından İsrail bu girişimlerin tamamını engellemeye başladı. Bazıları hukuka aykırı kaçırma operasyonlarıyla durduruldu, bazıları ise doğrudan saldırıya uğradı. Hatta 2010 yılında Mavi Marmara'da 10 kişi öldürüldü, diğer bazı durumlarda ise tekneler sabote edildi.
C.H.: Burada sizi durdurmak istiyorum Thiago, çünkü insanlar bu olayı tam olarak bilmiyor olabilir. Bu bir Türk gemisiydi ve İsrail komandoları gemiye çıkarma yaptı... Yani, neler yaşandığını anlatır mısınız?
T.A.: Evet, olaylar aslında şöyle gelişti: İlk engellemeler 2008 Aralık ayından sonra başladı. 2010'a gelindiğinde, İsrail'in tekneleri durdurduğu ya da saldırdığı birkaç başarısız girişimin ardından, insanların artık tek bir tekne yerine bir filo halinde yola çıkmaları gerektiğine karar verildi. Bu nedenle, aralarında Mavi Marmara adlı çok büyük bir geminin de bulunduğu birkaç tekneden oluşan bir filo oluşturuldu. Bazı tekneler Yunanistan'dan, bazıları ise İstanbul'dan hareket etti. Filo Gazze'ye yaklaşırken, İsrail Donanması'nın seçkin birliklerinden Şayetet 13 komandoları teknelere operasyon düzenledi. Saldırıda dokuz kişi olay yerinde hayatını kaybetti. Bunların altısı sırtlarından vurulmuştu. Bir başka kişi ise ağır yaralanarak komaya girdi; dört yıl komada kaldıktan sonra yaşamını yitirdi. Elli kişiden fazlası da gerçek mermilerle vuruldu. İsrail ise saldırıya uğradığını ve bu nedenle meşru müdafaa kapsamında ateş açmak ve insanları öldürmek zorunda kaldığını ileri sürdü. Ana akım medya da uzun süre dünyaya bu anlatıyı aktardı.
Ama elbette bu bir yalandı. Birleşmiş Milletler tarafından yürütülen soruşturma, hayatını kaybeden bu on kişiden altısının arkadan vurularak infaz edildiğini ortaya koydu. Üstelik teknelere çıkmadan önce ateş açmaya başlamışlardı. Bu olayla ilgili "The Truth: Lost at Sea" adlı bir belgesel gözaltı ve kaçırma sürecinden kurtarılabilen sınırlı sayıdaki görüntüye dayanıyor. Bu belgesel, saldırının gerçekte nasıl gerçekleştiğini ortaya koyuyor. O tarihten bu yana yapılan her girişim ya yeniden saldırıya uğradı; örneğin Malta'da teknelerimizin bombalanması gibi, ya da bürokratik yöntemlerle engellendi. Hükümetlere üzerimizde baskı kurarak yelken açmamıza izin vermemelerini sağlamaya çalıştılar. Uluslararası sularda seyredebilmemiz için gerekli bayrakları veren devletlere ve sigorta şirketlerine baskı yaptılar. Bunun yanı sıra doğrudan sabotajlar da yaşandı. Pervanelere halatlar doladılar, teknelerin gövdelerini deldiler, su depolarımıza asit koymaya çalıştılar ve daha pek çok yöntem kullandılar. Ve tabii ki, tekneleri durdurup aktivistleri hukuka aykırı şekilde alıkoymaları ve kaçırmaları da bu uygulamaların bir parçası oldu.
O tarihten bu yana, dünyanın dört bir yanından insanların katıldığı ve Gazze ablukasını kırmayı amaçlayan yirmiden fazla misyon düzenlendi; ancak bunların her biri peş peşe engellendi. Pandeminin ardından ve soykırımın tırmanmasıyla birlikte daha büyük çaplı misyonlar düzenlemenin zamanı geldiğini düşündük. Bu nedenle Nisan 2024'te Türkiye'den hareket etmek üzere üç büyük gemiden oluşan bir acil yardım misyonu planladık. Otuzdan fazla ülkenin temsil edildiği bu girişimde binden fazla kişi ve 5 bin 500 tondan fazla insani yardım malzemesi yer alıyordu. Ancak bürokratik yöntemler devreye sokuldu ve Gine-Bissau hükümetine baskı yapılarak gemilerin bayrakları geri çektirildi; bu yüzden yelken açmamıza izin verilmedi. Buna rağmen vazgeçmedik. Daha sonra Malta'dan hareket etmeye çalıştık, ancak Mayıs 2025'te Malta'daki teknemiz bombalandı. Haziran ayında ise aralarında benim, Greta'nın, Rima Hassan'ın ve Yasemin'in de bulunduğu, altı farklı ülkeden toplam 12 kişinin yer aldığı küçük bir tekne olan Madleen ile denize açılmayı başardık. Ancak Gazze'ye doğru ilerlerken kıyıdan yaklaşık 120 deniz mili uzaklıkta durdurulduk.
Daha sonra Handala gemisi yeniden yola çıktı ve Gazze'ye ulaşmaya çalıştı, ancak o da engellendi. Ardından Ekim 2025'te, 42 tekneden ve 400'den fazla kişiden oluşan Küresel Sumud Filosu ile yola çıktık. Bu girişim de durduruldu, ancak tekneler Gazze'ye oldukça yaklaşmayı başardı. Bazıları Gazze kıyılarına yalnızca 24 deniz mili kadar yaklaşmıştı. Bunun üzerine dünya çapında büyük bir dayanışma ve protesto dalgası ortaya çıktı. Chris, İtalya'da genel grev bile düzenlendi. Hükümetler öylesine baskı altına girdi ki İsrail'in apartheid rejimine karşı bazı adımlar atmak zorunda kaldılar. Bazıları Filistin devletini tanıdı, bazıları yaptırımlar uyguladı, bazıları ise teknelerimize eşlik etmek üzere askeri gemiler gönderdi; ancak bunlar Gazze'ye ulaşmamızı sağlayacak kadar yakın koruma sağlamadı. Ekim ayından sonra da devam etmemiz gerektiğine karar verdik ve bir sonraki misyonun hazırlıklarına başladık. Ancak bu son girişimde yeni bir saldırıyla ve çok daha ağır ihlallerle karşılaştık. Filoların tarihini anlatmak önemli; çünkü bu hikâye, dünyanın dört bir yanından insanların, diğer birçok şiddet içermeyen doğrudan eylem ve dayanışma girişimi gibi, yapılması gerekeni yapmaya çalışmasının hikâyesidir. Devletler yeterince adım atmadığında, uluslararası toplum görevini yerine getirmediğinde, sıradan insanların harekete geçmesi gerekir. Bizim de dediğimiz gibi; hükümetler başarısız olduğunda, biz yelken açarız.
C.H.: Ancak bu teknelere uluslararası sularda el koyuyorlar. Bu, deniz hukukunun açık bir ihlali değil mi?
T.A.: Evet, öyle. Chris, burada sözünü ettiğimiz şey, uluslararası hukuku hiçe sayan bir devlet. Filistinlilere karşı soykırım işlediğini, etnik temizlik yürüttüğünü ve tarihsel Filistin'in tamamında apartheid temelli bir yapı kurduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle, Filistin halkına yönelik sürekli ihlallerin yanında bu da sadece başka bir ihlal olarak ortaya çıkıyor. Ancak mesele şu ki, uluslararası bir insani yardım misyonunu durdurduklarında birden fazla hukuk kuralını ihlal etmiş oluyorlar. Sömürgeciliğe karşı uluslararası hukuk var; Filistinlilere yönelik uygulamalara ilişkin hukuk kuralları var. Bunun yanında Deniz Hukuku da açık. Uluslararası sularda bulunduğunuzda, özellikle de bizim sahip olduğumuz gibi zararsız geçiş hakkını kullanıyorsanız, hiçbir devlet bir gemiyi durduramaz veya ona müdahale edemez. Bunun da ötesinde, uluslararası insani hukuk açısından bakıldığında, Güney Afrika'nın İsrail'e karşı soykırım suçlamasıyla açtığı davada Uluslararası Adalet Divanı'nın geçici tedbir kararları bulunuyor. Bu kararlar çerçevesinde, Gazze'ye yönelen insani yardım faaliyetlerinin engellenmemesi gerektiği belirtiliyor. Dolayısıyla böyle bir müdahale yalnızca Deniz Hukuku'nun ihlali olarak değil, aynı zamanda uluslararası yargı mekanizmalarının kararlarının da ihlali olarak değerlendiriliyor. Fakat onların buna aldırmadığını görüyoruz. Bu nedenle hesap vermelerini sağlayacak mekanizmaların işletilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
C.H.: Son filoda size neler olduğuna ve gözaltı sürecine geçmeden önce şunu sormak istiyorum: Neden? Neredeyse kesin olarak durdurulacağınızı, alıkonulacağınızı biliyorsunuz. Buna rağmen tekrar tekrar yola çıkıyorsunuz. Neden?
T.A.: Chris, öncelikle şunu söylemek gerekir ki biz filoları tek mücadele yöntemi olarak görmüyoruz. Örneğin, sizin yaptığınız gibi gerçeği yaymak daha iyi bir dünya için verilen mücadelenin çok önemli bir parçasıdır. Gösteriler düzenlemek, boykot kampanyaları yürütmek, büyük cesaret göstererek silah fabrikalarının faaliyetlerini aksatmaya çalışan insanlar, tabandan örgütlenen farkındalık çalışmaları... Bunların hepsi aynı sürecin parçalarıdır. Biz filoları bu küresel hareketten ayrı bir şey olarak görmüyoruz. Aksine, farklı yöntemlerin ve mücadele biçimlerinin bir araya geldiği, dünya çapında yükselen dayanışma ve direniş hareketinin bir parçası olarak değerlendiriyoruz.
Ama filoların insanların bilincinde özel bir yeri var çünkü onlar bir ikaz işlevi görüyor; insanları harekete geçiriyor. İnsanlar bazen ana akım medyanın bilgi kısıtlamasına, büyük teknoloji şirketlerinin algoritmalar yoluyla uyguladığı sansüre, boykotlara ve suç ortağı devletlerin sessizliğine takılıp kalabiliyor. Filolar ise büyük bir seferberliği ve aciliyet duygusunu görünür kılarak insanları harekete geçiren, olayların akışını değiştirebilen bir etki yaratıyor.
İşte bu yüzden filolar önemli. Son görevimize çıktığımızda, Gazze'de sözde ateşkesin ilan edilmesinin üzerinden yaklaşık yedi ay geçmişti. Ancak bu sözde ateşkes, Filistin halkı açısından gerçekte hiçbir zaman tam anlamıyla hayata geçmedi. Aradan yedi ay geçmiş olmasına rağmen insanlar öldürülmeye devam ediyordu, insani yardımların ulaştırılması hâlâ engelleniyordu, Filistinlilerin topraklarına el konulmaya devam ediliyordu. Bölgeye yönelik planlar da barıştan çok uzaktı. Netanyahu ve Donald Trump gibi isimlerin yön verdiği politikalar, büyük teknoloji şirketlerinden milyarderlerin etkisi altındaki, yapay zekâ ve insansız hava araçlarının kullanıldığı teknoloji temelli otoriter modellerle şekilleniyordu. Gazze için ortaya konulan tablo son derece karanlıktı. Öte yandan savaş sanayisi de bu süreçten kâr elde etmeyi sürdürüyordu. Filistinli bir çocuğun başına düşen her bombanın ardından, çeyrek dönem sonunda bundan kazanç sağlayan birileri oluyordu. Bu nedenle, Filistin halkı açısından sözde ateşkesin sunduğu perspektif son derece umutsuz ve endişe vericiydi.
İşte bu nedenle yeniden yelken açmamız gerektiğini düşündük. Bu, özellikle istediğimiz için değil; çünkü zaten diğer tüm mücadele yöntemlerini de kullanıyorduk. Farklı alanlarda örgütleniyor, çeşitli kampanyalar yürütüyor ve diğer mücadele cephelerini de canlı tutuyorduk. Ancak filoların bu sessizliği bozmak gibi özel bir gücü vardı. Bu yüzden, durdurulma ihtimalimizin çok yüksek olduğunu bilsek de yola çıkmanın gerekli olduğuna karar verdik ama aslında amacımız durdurulmak değil. Çünkü, Chris, dünyanın ne zaman ayağa kalkacağını, suç ortaklığı yapan devletler üzerindeki baskının ne zaman onları bu ortaklıktan vazgeçmeye zorlayacak kadar büyüyeceğini ya da Siyonist rejim üzerindeki siyasi baskının ne zaman bu tür savaş suçlarını işlemeyi sürdüremeyecekleri noktaya ulaşacağını kimse bilemez. Barışçıl ve şiddet içermeyen bir insani yardım filosunu durdurmanın, Filistin halkının uluslararası hukukun tanıdığı şekilde kendi sınırlarına erişim ve onları kontrol etme hakkını engellemenin siyasi bedelini artık ödeyemeyecekleri anın ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Bu yüzden her zaman bir ihtimal vardır. Sanki karşımızda bir duvar varmış gibi düşünün. Filistinliler onlarca yıldır sömürgeciliğin bu duvarına vuruyor. Biz de onların yanında, omuz omuza durup aynı duvara vuruyoruz. Bu duvarı hangi darbenin yıkacağını asla bilemeyiz. İnsanların haklarına kavuşmasını sağlayacak kırılma anının hangisi olacağını önceden kestiremeyiz. Yapmamız gereken tek şey onların yanında olmak, bu duvara vurmaya devam etmek ve sonunda o duvar çökene kadar mücadeleyi sürdürmektir.
Bu yüzden filo girişimleri mi, ablukanın kırılmasına yönelik başka çabalar mı, boykot hareketleri mi, hangi eylemin belirleyici olacağını hiçbir zaman bilemeyiz. Filistin halkının yerel direnişinde, gerçek anlamda kendi kaderini tayin etme ve egemenlik mücadelesinde zaferi pekiştirecek adımın hangisi olacağını önceden söyleyemeyiz. Bu nedenle denize açılırken amacımız durdurulmak değildir. Biz yelken açıyoruz çünkü tutarlılığı ve dayanışmayı sürdürmek istiyoruz. Bu korkunç kuşatmanın ne zaman kırılacağını bilmiyoruz ancak o an geldiğinde orada olmamız, mücadeleyi ve dayanışmayı kesintisiz şekilde sürdürmüş olmamız gerektiğini biliyoruz.
C.H.: Siz Brezilyalısınız. Bu soykırımın Küresel Güney'e verdiği mesaj nedir?
T.A.: Bence bunun verdiği en önemli mesaj şu: hiç kimse güvende değil. Siyonist ve emperyalist sistemin ne kadar ileri gidebileceğini gördük. Gazze'de işlenen soykırım, cezasızlığın ulaşabileceği noktayı gösterdi. Bunun ardından Lübnan'a, Irak'a, Suriye'ye, Yemen'e, İran'a ve hatta Venezuela'ya kadar uzanan bir tırmanışın mümkün olduğunu gördüler. Latin Amerika'daki bir ülkeyi bombalayabileceklerini, bir devlet başkanını kaçırabileceklerini, Küba'ya deniz ablukası uygulayabileceklerini düşündüler. Meksika'nın, Kolombiya'nın, Brezilya'nın ya da başka herhangi bir ülkenin egemenlik girişimlerini tehdit edebileceklerini gördüler. Dünyanın her yerindeki seçimlere müdahale edebileceklerini düşündüler. Bu nedenle ortaya çıkan şey, insanlık için son derece tehlikeli bir emsal oldu. Ve Filistin'de yaşananların yalnızca Filistinlilerle ilgili olduğunu düşünenlerin ne kadar yanıldığını gösterdi. Biz filolarda yıllardır Filistin halkının kaderinin büyük olasılıkla tüm insanlığın kaderi olduğunu söylüyorduk
Kendilerini sivil özgürlüklerin, demokrasinin ve insan haklarının örnekleri olarak sunan ülkelerin; pankart taşıyan insanları gözaltına aldığını, karpuz bayrağı kullananları cezalandırdığını ve sosyal medyada paylaşım yapan kişileri hedef aldığını gördük. Böylece Küresel Kuzey'in, sözde medeniyeti ve insan haklarını koruyan hükümetler olduğu yönündeki maske tamamen düştü, kendilerini ‘medeniyetin öncüleri’ olarak sunan bu ülkelerin gerçek yüzü ortaya çıktı. Filistin halkı aslında bize yalnızca toplumu gerçekte olduğu gibi görmemizi sağlayan bir mercek sunmuyor; aynı zamanda bir yol haritası da gösteriyor. Bize, bu durumdan çıkışın direnmekten ve örgütlenmekten başka bir başka yolu olmadığını anlatıyor.
C.H.: O halde bu son olaya gelelim. Daha önce de söylediğim gibi, İsrailliler tarafından gözaltına alınışınız ilk kez yaşanan bir şey değil. Ancak okuduğum anlatımlara göre bu seferki çok daha ağırdı. Yanılmıyorsam Gazze'ye yaklaşık 600 deniz mili uzaklıktaydınız. Bundan sonrasını siz anlatın. Ne oldu?
T.A.: Öncelikle şunu söylemeliyim Chris, o anda misyonumuzun Gazze'ye giden son aşamasında değildik. Yolculuğumuz uzun bir planın parçasıydı. 15 Mayıs'ta Barselona'dan yola çıktık ve önce Sicilya'ya gittik. Orada filomuza yeni tekneler ve yeni insanlar katıldı, ekiplerimize ek eğitimler verdik ve ardından yolumuza devam ettik. Sicilya'dan ayrıldıktan sonra Yunanistan'a uğrayacaktık; burada da yeni tekneler filoya katılacaktı. Daha sonra Türkiye'ye geçecektik. Türkiye'de ekiplerimizi yeniden eğitecek, daha fazla tekne ve katılımcıyı filoya dahil edecek ve yeni seferberlik faaliyetleri gerçekleştirecektik. Yolculuğun ilk kısmına katılan bazı kişiler burada ayrılacak, Gazze'ye doğru son etaba katılacak olanlar ise teknelere binecekti. Ancak o sırada Akdeniz'de büyük bir fırtına oluşuyordu ve fırtınadan kaçmamız gerekiyordu. Bu nedenle Yunanistan'da demirleme kararı aldık. Aslında buna ihtiyacımız da vardı çünkü teknelerimiz oldukça eskiydi. Mali imkânlarımız sınırsız değildi; elimizde mümkün olduğunca çok tekne vardı ama bunların çoğu eski ve kötü durumdaydı. Katılımcıların güvenliği için durmamız gerekiyordu. Bu nedenle Girit Adası'na doğru ilerliyorduk. Tam bu sırada telsiz mesajları almaya başladık ve bazı tekneler iletişim sistemlerinde arızalar yaşandığını bildirdi. Ardından teknelerimizden biriyle tamamen bağlantımızı kaybettik. Bunun üzerine olağan dışı bir şeyler yaşandığını anladık. Daha sonra başka bir teknedeki muhabirler, RHIB asker taşıyan hücum botlarının söz konusu tekneye yaklaştığını gördü. Bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyorduk: bir müdahale gerçekleşiyordu. Bunun üzerine yürütme komitesinden arkadaşlar, “Müdahaleye hazırlanın” talimatını verdi. Yunanistan'ın suç ortağı bir devlet olduğunu düşünsek ve sonradan Girit'e ulaşan kişilerden gelen bilgiler de Yunan makamlarının olup bitenlerden haberdar olduğunu gösterse de, teknelere mümkünse Yunan karasularına yönelmelerini söyledik. Diğer tekneler ise gelen güçler tarafından durduruluyordu. Sonuçta 22 tekneyi ele geçirmeyi başardılar. O sırada yaklaşık 50 tekneden oluşan bir filoyduk; bu nedenle 30'dan fazla tekne Girit'e ulaşmayı başarabildi.
C.H.: Burada sizi durdurmak istiyorum Thiago. Bir müdahalenin nasıl gerçekleştiğini biraz anlatır mısınız.
T.A.: Evet. Öncelikle şunu söyleyeyim; bizim müdahale dediğimiz şey aslında bir kaçırma operasyonu. Büyük askeri gemiler teknelerimize yaklaşıyor. Bu gemilerden, içinde yaklaşık yirmi komandonun bulunduğu RHIB tipi hücum botları indiriliyor. Bu komandolar tüfeklerle ve modern savaş ekipmanlarıyla donatılmış oluyor. Operasyona çok sayıda drone da eşlik ediyor. Daha sonra bu hücum botlarından bir ya da ikisi teknelerimize yanaşıyor ve komandolar silahlarını doğrultarak gemiye çıkıyor. Gemiye çıkar çıkmaz herkesi teslim olmaya zorluyor ve teknenin kontrolünü ele geçiriyorlar. Bazen insanları teknenin içinde başka bölümlere götürüyorlar. Ardından teknenin kontrolünü tamamen devralıyorlar. Bazı durumlarda tekneyi İsrail'deki Aşdod Limanı'na kadar kendileri götürüyorlar. Ancak bu kez farklı bir planları vardı. Bu kez amaçları sadece insanları kaçırmaktı. Tekneleri tahrip edip oldukları yerde terk ettiler. Bazı teknelerin gövdelerini deldiler, motorlarını kullanılamaz hâle getirdiler ve batmaları için bıraktılar. Daha sonra insanları kendi hücum botlarına taşıyıp büyük bir askeri gemiye götürdüler. Bu gemi, denizdeki bir askeri hapishane gibi kullanılacak şekilde düzenlenmişti. Bir müdahale, insanların, teknelerin ve insani yardım malzemelerinin zorla ele geçirilmesi anlamına gelir. Ancak bu kez tekneleri ve yardımları her zamanki gibi alıkoymakla bile ilgilenmediler; tekneleri batırıp terk etmek istediler. Amaçları yalnızca insanları kaçırmaktı. Bunu 22 tekneye uyguladılar; yaklaşık 30 tekne ise kaçmayı başardı. Sonuçta 22 tekneden 181 kişi olarak Akdeniz'in ortasında bir askeri hapishaneye dönüştürülmüş gemide tutuluyorduk. Dış dünyayla hiçbir bağlantımız yoktu. Kimse sağlık durumumuzun ne olduğunu, yaralanan olup olmadığını, herhangi birimizin zarar görüp görmediğini bilmiyordu. Tamamen onların kontrolü altındaydık ve bu süre boyunca bize çok sert ve şiddet içeren muamelelerde bulundular. Bu askeri hapishaneye getirildiğimizde ilk yaptıkları şey bizi stres pozisyonlarına zorlamak oldu; dizlerimizin üzerinde yere çökmemizi emrettiler.
C.H.: Elleriniz kelepçeli miydi? Elleriniz arkanızdan bağlanmış mıydı?
T.A.: İnsanların çoğunun ellerini plastik kelepçelerle bağlıyorlardı. Daha sonra işgal altındaki Filistin'deki ve İsrail'deki cezaevi sistemine götürüldüğümüzde ise bazen metal kelepçeler de kullanıyorlardı. Bir tekneden diğerine aktarım gibi bazı işlemler sırasında plastik kelepçeleri kesiyorlar, ardından insanları başka bir yere götürüp yeniden bağlıyorlardı. Bazen insanların gözlerini bağlıyorlar, bazen de bağlamıyorlardı. Benim durumum bu kez biraz farklıydı çünkü beni en başından tanıdılar. Aslında bir yıldan kısa süre içinde beni üçüncü kez alıkoyuyorlardı. Bu yüzden beni tanıyor ve organizatörlerden biri olarak görüyorlardı. Katılımcılara bir mesaj vermek istediklerinde beni komandolarla dolu bir konteynıra çağırıyorlardı. Ardından komutanları bana, “Onlara şunu ve şunu söylemeni istiyorum” diyordu. Ben de, “Katılımcıların iyiliği için olan bir şeyi iletmekte hiçbir sakınca görmem. Onların yararına olacak bir konuda yardımcı olmaktan memnuniyet duyarım. Ama onlara zarar verecek bir şeyi söylememi istiyorsanız bunu reddederim” diye cevap veriyordum. Bunun üzerine bazen, “Hayır, sadece sayım yapmamız gerekiyor” gibi şeyler söylüyorlardı. Ancak bazı durumlarda katılımcılara zarar verebilecek taleplerde bulunuyorlardı. Örneğin, bizi denizdeki bu askeri hapishaneye yerleştirdiklerinde öfkelendikleri bazı olaylar yaşandı. Burası dört konteynırdan ve bu konteynırların ortasındaki açık bir avludan oluşuyordu. Konteynırların üçü insanların kalması ve uyuması için ayrılmıştı. Gündüzleri aşırı sıcak, geceleri ise aşırı soğuktu. Ortadaki açık alanda ise ne güneşten korunacak bir gölgelik vardı ne de denizin neminden ve gecenin soğuğundan korunacak bir yer. Koşullar son derece ağırdı. İnsanların suya erişimi yetersizdi. Bir miktar su vardı ama herkese yetmiyordu. Yiyecek de çok azdı. Bayatlamış ekmekler dağıtılıyordu. Bu nedenle bazı insanlar açlık grevine başladı. Ben de onlardan biriydim, Chris.
Daha sonra bizi bu askeri hapishaneye yerleştirdiler. İnsanları sıraya dizmek ve sayım yapmak için silah namlularını üzerimize doğrultuyorlardı. İnsanları korkutmak amacıyla ses bombaları ve şok bombaları atıyorlardı. Geceleri ise hava çok soğuyordu. Bu nedenle insanlar ceket ve battaniye talep ediyordu. Onların yaptığı şey ise yaklaşık elli kadar ceket dağıtmaktı; oysa biz 181 kişiydik. Bazı insanlar ceket alabildi ama çoğunluk alamadı. Bunun üzerine insanlar konteynırların içine girip birbirlerine sokularak ve mümkün olduğunca sıkışarak vücut ısısını korumaya çalışıyordu. Ancak buna rağmen herkes içeride yer bulamıyordu. Bu yüzden bazıları gece boyunca dışarıda yürüyerek vücutlarının metabolizmasını hızlandırmaya ve biraz daha sıcak kalmaya çalışıyordu. Birisi battaniye ya da ceket istediğinde ise askerler gülüyor, alay ediyor ve insanların üzerine tüfeklerinin lazer nişangâhlarını doğrultuyorlardı.
Daha sonra şikâyetler artınca yaptıkları şey güverteyi su altında bırakmak oldu. Pompaları çalıştırıp hortumlarla güverteyi suya boğdular; böylece insanlar daha fazla ıslandı ve daha da üşüdü. Bu kadar acımasız davranıyorlardı. O sırada, dış dünyayla hiçbir iletişimimizin olmadığı bu askeri hapishanedeki ikinci günün sonuna gelmiştik. Diğer teknelerimizin durumunu da bilmiyorduk; çünkü o 30 teknenin kaçmayı başardığından haberimiz yoktu. Vurulmuş, bombalanmış ya da başka bir saldırıya uğramış olabilirlerdi; gerçekten hiçbir şey bilmiyorduk. Bu yüzden hem diğer teknelerin durumunu hem de burada tutulan insanların durumunu konuşmaya başladık. Ayrıca ilk gün, bizim bulunduğumuz hapishane gemisindeki altı kişiyi bizden ayırmışlardı. Bunun üzerine bir toplantı yaptık ve ortak bir kararla, taleplerimiz karşılanana kadar onlarla işbirliği yapmayı bırakmaya karar verdik. Açlık grevine başlayacaktık; aynı zamanda bir işbirliği yapmama eylemi de başlatacaktık. Taleplerimiz bizden ayrılan altı arkadaşımızın geri getirilmesi, özellikle kalp hastaları ve diyabet hastaları başta olmak üzere insanların ilaçlarına erişebilmesi, insanlara battaniye ve ceket verilmesi, kadınlara hijyenik ped sağlanması ve daha fazla su dağıtılması idi. Bunları kendilerine ilettik ve bu talepler karşılanana kadar işbirliği yapmayacağımızı söyledik. Onlar ise sessiz olmamız gerektiğini, bağırmamamız ve slogan atmamamız gerektiğini söylediler. Biz de taleplerimiz karşılanana kadar buna uymamaya karar verdik. Bunun üzerine gece boyunca sloganlar attık. Askerler üzerimize silah doğrultuyor, bizi tehdit ediyor ama biz yine de slogan atmaya devam ediyorduk. Bu tamamen şiddet içermeyen bir direnişti. Ertesi sabah ise son derece sert davrandılar. Çok sayıda bomba, ses bombası ve benzeri mühimmat kullandılar. Normalde gemideki platformların üzerinde duruyorlar ve aşağı inmiyorlardı; yalnızca şiddet uygulamak ya da bir saldırıda bulunmak istediklerinde tutukluların bulunduğu bölüme giriyorlardı.
O gün çok sayıda asker içeri girdi. Herkesi diz çöktürdüler ve başlarımızı öne eğik şekilde uzun süre beklettiler. Daha sonra insanların başka gemilere aktarılacağını söylediler. Biz de, “Altı arkadaşımızı görmeden hiçbir yere gitmeyi kabul etmiyoruz. Onları geride bırakmak istemiyoruz,” dedik. Onlar ise, “Böyle bir seçeneğiniz olmayacak,” diye karşılık verdi. Ardından insanları zorla sürüklemeye başladılar. Biz dizlerimizin üzerinde, ellerimiz havada beklemeye devam ettik. Önce yanımdaki insanları alıp çok sert şekilde sürüklediler. Sonra iki kişi daha, ardından iki kişi daha götürüldü. En sonunda bana geldiler. Bana geldiklerinde son derece sert davrandılar. Boynumdan kavrayıp sürüklemeye başladılar. Beni hapishane bölümünün girişindeki kapının yarısına kadar getirdiklerinde, kapının diğer tarafında bekleyen beş ya da altı asker vardı. O noktada başıma ve vücuduma tekmeler atmaya başladılar. Bacaklarımın bir kısmı hâlâ dışarıdaydı. Diğer insanlar bacağımın yerde titrediğini görebiliyordu; ben içeride tekmeleniyordum. Ayrıca beni metal kapılara ve duvarlara fırlattıklarını duyuyorlardı. İlk kez o sırada bilincimi kaybettim. Her şey tamamen karardı. Daha sonra beni yerden kaldırıp sürüklediler. Başka bir bölüme götürmeye çalışırlarken yeniden kendime geldim. Bilincimi yeniden kazandığımda hâlâ sürükleniyordum. Ardından beni bir kayıt masasına götürdüler. O sırada ellerim arkamdan kelepçelenmişti. Kollarımı sırtımın arkasında çok yukarı doğru çekiyorlardı. Omzum büyük acı içindeydi; kırıldığını düşündüm. Sağ gözümle ise neredeyse göremiyordum. O kadar şişmişti ki görüşüm ciddi şekilde kısıtlanmıştı. Beni bu kayıt masasına getirdiklerinde bir kadın görevli, “Sen Thiago'sun, değil mi?” diye sordu. “Evet,” dedim. Bunun üzerine yüzümle alay etmeye başladı ve Thiago'ya benzemediğimi söyledi. Ben de, “Evet, çünkü beni çok sert dövdünüz,” diye cevap verdim. Daha sonra İbranice anlayamadığım bir şey söyledi ve beni başka bir koridora götürmeye başladılar. Bu sırada gözlerimi bağladılar. Göz bağının alt kısmından çok az görebiliyordum çünkü tam sıkı bağlanmamıştı. Sürüklenerek götürüldüğümü fark edebiliyordum. Zaman zaman bir askerin botlarını görüyordum; yanıma geldiklerinde bana yumruk atıyorlardı. Sonra yürümeye devam ediyor, koridorda karşılaştığımız başka bir asker de yanıma gelip bana yumruk atıyordu. Bir şeyler söylüyor, sanki şaka yapıyormuş gibi davranıyordu. Bu süreç son derece ağırdı.
C.H.: Thiago, nerenize vuruyorlardı? Karnınıza mı, başınıza mı? Nerelere yumruk atıyorlardı?
T.A.: Bana çoğunlukla yüzüme vuruyorlardı, ama göğsüme ve karnıma da yumruk atıyorlardı. Sonra diğer askerler beni sürüklemeye devam etti. En sonunda çıkış kapağına, yani bu askeri hapishane gemisine giriş yapılan bölüme yakın bir yere getirdiler. Orada beni diz çöktürdüler ve başımı yere bastırdılar; oldukça sıkışık, kaplumbağa pozisyonuna benzer bir stres pozisyonundaydım. Bu halde beklerken arkamdan diğer insanların sürüklendiğini duyuyordum. Diğer katılımcıları da sürüklüyorlardı. Ben transfer hattında beklerken onların başka bir bölüme götürüldüğünü duyuyordum. Hapishane gemisinden çıkarılıyor, bir merdivene tırmandırılıyor, ardından bir RHIB'e bindiriliyor ve oradan da o sırada neresi olduğunu bilmediğim başka bir gemiye götürülüyorlardı. Ben ise geride bırakılmıştım ve sadece sesleri duyabiliyordum. Bu sırada diğer mahkûmları çıkış kapağına getiren askerler geri dönerken bana tekme atıyor, üzerime tükürüyor ve hakaret ediyorlardı. Uzun süre boyunca orada kaldım; insanların transfer edildiğini ve askerlerin saldırılarına uğradığını duyuyordum. Daha sonra yüksek rütbeli biri gibi konuşan bir kişinin bağırarak emir verdiğini duydum. Söylediklerinin çoğunu İbranice olduğu için anlayamadım ama ismimi duyabildim: “Thiago.” Bunun ardından dört ya da beş asker yanıma gelip beni çok sert şekilde tekmelemeye ve sürüklemeye başladı. Komutanın benimle ilgili bir emir verdiğini düşündüm. Beni içeri götürüyorlardı. İçeri sürüklenirken bir tür yatakhaneye götürüldüğümü fark ettim. Ancak yatakhaneye çıkan bir merdiven vardı ve o merdivene geldiğimizde beni o kadar sert dövmeye başladılar ki ikinci kez bilincimi kaybettim. Bilincimi kaybetmeden hemen önce ise başka bir şey yaşandı. Hapishanede bulunduğumuz günlerde bir kadın yerde bir ayakkabı bağı bulmuş ve bana vermişti. Ben de onu cebime koymuştum. Askerlerden biri ayakkabı bağını bulunca onu boynuma doladı ve “Artık seni asabiliriz. Yeni yasa böyle. Biliyor musun, artık seni asabiliriz,” dedi. Sürekli beni öldürmekle tehdit ediyorlardı. Sürekli “İsrail'e hoş geldin” ve benzeri şeyler söylüyorlardı. Sonra yeniden o kadar sert dövdüler ki bilincimi kaybettim. Gözlerimi açtığımda başım yerde sürükleniyordu. Ayağımdan tutmuşlardı ve başım zeminde sürünüyordu; başım bu yüzden acıyordu. Nereye götürüldüğümü bilmiyordum. Sonunda beni bu yatakhanedeki bir odaya fırlattılar, kapıyı kapattılar ve kilitlediler. Göz bağım tam sıkı değildi, plastik kelepçe de çok sıkı bağlanmamıştı. Bu yüzden ellerimden birini kurtarmayı başardım ve göz bağını biraz yukarı kaldırarak etrafı görebildim. Altı adet ranzanın bulunduğu bir odadaydım. Yakında bir askeri yelek vardı. Odada on ya da on iki şişe su ve bir tuvalet bulunuyordu. Tuvalete gidebildiğimde içinde bulunduğum durumu daha iyi anladım. Aynaya bakma imkânım yoktu ama başımın çok şiştiğini hissedebiliyordum. Bir miktar kan görüyordum ama çok fazla değildi. Bu yüzden hayatta olduğumu biliyordum. Ancak sağ gözüm tamamen şişmişti ve göremiyordum. Sağ kulağımla da neredeyse duyamıyordum. Durumum buydu. Daha sonra odanın penceresini siyah bir çöp torbasıyla kapattılar. Ancak köşelerden biri tam yapışmamıştı. Ayağa kalkıp göz bağımı hafifçe kaldırdığımda dışarıyı biraz görebiliyordum. Hâlâ insanların sürüklenerek gemiden çıkarıldığını görebiliyordum. Bunu bir saatten fazla süre boyunca duydum. Daha sonra askerlerin koridorda yürüdüğünü, başka odalara girdiklerini ve ardından birilerinin yüksek sesle çığlık attığını duydum. Bunun üzerine yakındaki odalarda bulunan insanları dövdüklerini anladım. Hatta bunun bizden ayrılan altı kişi olmasını ve en azından hayatta olduklarını umuyordum. Bazılarının başka yerlere götürüldüğünü de duyuyordum. İnsanları çıkarıyorlar ama beni geride bırakıyorlardı. Başka kimsenin bırakılıp bırakılmadığını bilmiyordum. Askerlerin geldiğini duyduğum her seferinde eski pozisyonuma dönmek zorundaydım. Göz bağımın hâlâ kapalı olduğunu, ellerimin plastik kelepçeyle sıkıca bağlı olduğunu göstermeye çalışıyordum. Daha fazla saldırıya uğramak istemiyordum. Bu yüzden göz bağını tekrar indiriyor ama altından görebileceğim kadar bir boşluk bırakıyordum. Bu bana küçük bir avantaj sağlıyordu. Bunu birkaç saat boyunca yaptım; tam olarak ne kadar sürdüğünü bilmiyorum. Sonra tekrar geldiler. Odaya girdiklerinde yine aynı ayakkabı bağıyla ilgili şeyi yaptılar. “Artık yeni bir yasamız var. Seni asabiliriz, herhangi bir Filistinliyi asabiliriz,” dediler. Ben bu sözlere karşılık vermedim. Beni ayağa kaldırdılar ve bu kez önceki kadar şiddet kullanmadan başka bir yere götürdüler. Daha önce hiç görmediğim bir bölüme geldik. Göz bağımın altından biraz görebiliyordum. Geminin sancak tarafına yakın bir yerde olduğumu fark ettim. Bir kapak açtılar. Kapak açıldığında aşağıda sadece deniz vardı. Ne başka bir gemi ne de bir RHIB görünüyordu. Bunun üzerine ya beni denize atacaklarını ya da bununla tehdit edeceklerini düşündüm. Nitekim bunu yaptılar. “Yüzmeyi sever misin? Bu kadar soğuk suda ne kadar süre hayatta kalabileceğini biliyor musun?” diye sordular. Ancak ben cevap vermedim. Beni kışkırtmaya çalıştıklarını biliyordum ve buna karşılık vermek istemiyordum. Sessiz kaldım. Sonra bir elektroşok cihazı getirip sağ bacağıma uyguladılar. Yine tepki vermedim. Ellerim tüm bu süre boyunca arkamdan plastik kelepçeyle bağlıydı. Bana bunları yaparken konuşmadım. Bir süre daha beni orada tutup denize atmakla tehdit ettiler. Sonra kapağı kapattılar ve beni geminin diğer tarafına götürdüler. Orada başka bir kapak açtılar. Bu kez aşağıda bir RHIB vardı. Halat merdiveni indirdiler, göz bağımı çıkardılar, plastik kelepçeyi kestiler ve aşağı inmemi söylediler. Merdivenin son beş basamağına geldiğimde aşağıdaki askerler beni yakalayıp RHIB'in içine fırlattı. Başımı yere eğmemi ve dizlerimin üzerinde durmamı emrettiler. Sonra ellerimi yeniden plastik kelepçeyle bağladılar. RHIB başka bir gemiye doğru hareket etti. Bu sırada göz bağımı tekrar taktılar. RHIB'in en ön kısmına oturtulmuştum. Üzerime sürekli deniz suyu geliyordu. Hava çok soğuktu ve bütün vücudum morluk içindeydi. Ayrıldığımız gemiden sonra başka bir geminin motor sesini duydum ve başka bir gemiye götürüldüğümü anladım. Ancak bu kez hiçbir şey göremiyordum. Göz bağını ikinci bir katla çok sıkı bağlamışlardı. Gözlerimin üzerine büyük bir baskı uyguluyordu. Gerçekten hiçbir şey göremiyordum.
Hangi gemiye çıktığımızı bilmiyorum. Gözlerim bağlı halde bir merdivenden çıkardılar. Bu gemide önce beni tuvalete götürdüler. “Üşüyor musun?” diye sordular. “Evet,” dedim. Bunun üzerine üzerime daha fazla su döktüler. Daha sonra beni birçok koridordan, merdivenden ve kapıdan geçirerek çok küçük bir yatağın bulunduğu bir bölüme götürdüler. Duvarın dibindeki bu yatağa uzanmamı ve hareket etmememi emrettiler. Orada gece boyunca, sabah boyunca ve uzun bir süre kaldım. Yakınımda yalnızca bir kişinin sesini duyabiliyordum; o da Saif idi. Böylece en azından benim ve Saif'in aynı gemide tutulduğunu anlamış oldum.
Sonunda ertesi gün geldi. Son derece soğuk bir gece geçirmiştik. Bütün vücudum morluk içindeydi, çok ciddi ağrılar çekiyordum ve sürekli bizi öldürmekle tehdit ediyorlardı. Daha sonra bizi bu gemiden çıkarıp bir cezaevi aracına bindirdiler. Hâlâ gözlerimiz bağlıydı. Bu araçla bizi askeri bir tesise götürdüler. Yol boyunca askerî kontrol noktalarından geçtiğimizi fark ettim ve sonunda bir hapishaneye getirildiğimizi anladım. Hapishaneye vardığımızda göz bağımı çıkardılar. O zaman yalnızca Saif'in de orada olduğunu görebildim. O anda orada sadece ikimiz vardık.
Daha sonra bir polis memuru geldi ve, “Şabak sorgu tesisine hoş geldiniz,” dedi. Şabak, İsrail'in iç istihbarat teşkilatı. Ardından bize çeşitli belgeler imzalatmak istediler. Bütün eşyalarımızı aldılar, üzerimizdeki kıyafetleri çıkartıp hapishane kıyafetleri giydirdiler. Daha sonra bizi birbirimizden ayırdılar ve Saif'i yaklaşık sekiz gün boyunca bir daha görmedim. Sonrasında Şabak, Mossad, polis ve kimliklerini açıklamayan diğer istihbarat görevlileri tarafından günlerce sorgulandık. Bu süreç yaklaşık on gün sürdü ve günde on sekiz saate varan sorgulara maruz kaldık.
C.H.: Thiago, sorgu sırasında size ne soruyorlardı?
T.A.: Öncelikle, Chris, bu misyon nedeniyle son derece öfkeliydiler. Bunun bir terörist misyon olduğunu söylüyorlardı. Bizi liderler olarak gördüklerini ve bu yüzden cezalandırılmamız gerektiğini söylüyorlardı. Öldürüleceğimizi, eğer öldürülmezsek hayatımızın geri kalanını hapiste geçireceğimizi ifade ediyorlardı. Ayrıca buranın İsrail cezaevi sistemi değil, bir Şabak sorgu tesisi olduğunu ve burada insanlara işkence edebileceklerini söylüyorlardı. Etrafımızdaki insanlara işkence edildiğini duyabiliyorduk. Sorguların hangi saatlerde yapılabileceğine dair herhangi bir sınırlama olmadığını da belirtiyorlardı. Avukatların hazırlanan raporları hiçbir zaman göremeyeceğini, bu raporların eğer göstermeyi seçerlerse yalnızca hâkime gösterileceğini söylüyorlardı. Kısacası, orada ne yapabileceklerine dair herhangi bir kural olmadığını ima ediyorlardı. Bana filoyu soruyorlardı. Neden filoyla gitmekte ısrar ettiğimizi soruyorlardı. Ben de yaptığımız şeylerin zaten son derece açık ve kamuoyunun bildiği faaliyetler olduğunu söyleyerek bunları anlatıyordum.
Fonların nereden geldiğini sordular. Biz de, “Bakın, internet üzerinden yürütülen bir bağış kampanyamız var. İnternet sitemize girip bakabilirsiniz,” dedik. Hangi ülkelerde örgütlendiğimizi sordular. Ben de, “Bütün bunları internet sitemizde açıkça paylaşıyoruz. Örgütlendiğimizi gizlemiyoruz çünkü yaptığımız şeyin doğru olduğuna inanıyoruz,” dedim. Buna rağmen öldürülmezsek hayatımızın geri kalanını orada geçireceğimizi söylemeye devam ettiler. Daha sonra önceki misyonlar üzerinde ısrarla durdular. Benden tüm önceki filo görevlerini anlatmamı istediler. Bu, organize ettiğim dokuzuncu filo misyonuydu. Ne yaptığımızı, nasıl yaptığımızı ve bütün ayrıntıları öğrenmek istiyorlardı. Oysa bunların tamamı zaten kamuya açıktı. Her şeyi açık şekilde yürütüyorduk çünkü saklayacak hiçbir şeyimiz yoktu. Onlardan korkmamamız gerektiğini düşünüyorduk. Buna rağmen sürekli, “Bunu neden yapıyorsunuz? Gazze'de açlık diye bir şey yok. Bunun doğru olmadığını biliyorsunuz,” diyorlardı. Biz ise, “Hayır, bunun doğru olduğunu biliyoruz,” diye cevap veriyorduk. Onlar da, “Yanlış bilgilere ulaşıyorsunuz. Ben her gün WhatsApp'ımda yüzlerce yardım tırının Gazze'ye girdiğini görüyorum,” diyorlardı. Ben de, “Üzgünüm ama bu doğru değil. Birleşmiş Milletler Gazze'ye yeterli yardımın ulaşmadığını ortaya koyuyor. Gazze'deki doktorlar yardımın ulaşmadığını söylüyor. Hayatta kalan gazeteciler yeterli yardımın girmediğini belgeliyor,” diyordum. Onlar ise, “Hayır, bu doğru değil. Bunların hepsi sadece İsrail'e saldırmak için uyduruluyor,” diye karşılık veriyorlardı. Böylece ya gerçekten inandıkları ya da inandıklarını söyledikleri kurgulanmış bir anlatıya bağlı kalıyorlardı.
Günler boyunca bizi orada tuttular ve aşağı yukarı aynı soruları tekrar tekrar sordular. Sosyal medya hesaplarımı inceliyor, Filistin'le dayanışma içinde geçirdiğim yirmi bir yıllık faaliyetlerimi araştırıyorlardı. Katıldığım her etkinliği, gittiğim her yeri soruyorlardı. Batı Şeria'ya ne zaman gittiğimi, orada ne yaptığımı, ziyaret ettiğim her şehri tek tek soruyorlardı. Ben de bunu, onların kendi ülkelerinde duymadıkları hikâyeyi anlatmak için bir fırsat olarak kullanıyordum. Sömürgeleştirmeyi, apartheid uygulamalarını ve soykırımı anlatıyordum.
Chris, bunları duymaktan nefret ediyorlardı. Bunları işitmek istemiyorlardı ama benim için onların bunları duymasının önemli olduğunu düşünüyordum. Birkaç gün sonra yeniden geldiler ve gözaltı süremizin uzatılmasını talep ettiler. Bizi mahkeme duruşmalarına götürüyor, hâkimden daha uzun süre tutulmamıza izin vermesini istiyorlardı. Hâkim de bu talepleri kabul ediyordu. Sonunda hangi suçlamaları yönelteceklerine karar verdiklerinde yanıma gelip, “Hayatının geri kalanını burada geçireceksin. Sana beş ayrı terör suçlaması yöneltiyoruz. Her biri yirmi yıl hapis cezası gerektiriyor. Toplamda yüz yıl ediyor,” dediler. Ardından, “Teröristsin, bir terör örgütünün liderisin, bir terör örgütünün üyesisin, terörist mülkiyetini taşımakla bağlantılısın çünkü bu tekneler terörist tekneler ve savaş zamanında düşmana yardım ediyorsun çünkü yaptığın propaganda İsrail'e karşı, dolayısıyla düşmanlarımıza yardım etmiş oluyorsun,” dediler. Bize yöneltmeye çalıştıkları yüz yıllık suçlamaların özeti buydu. Ben de onlara, “Bakın, hapse girmekten korkmuyorum. Sizin zindanlarınızda benden çok daha kötü koşullarda tutulan, çok daha ağır işkencelere maruz kalan yaklaşık on bin Filistinli var. Bunların yaklaşık dört yüzü çocuk ve onları herhangi bir uygun savunma hakkı tanımadan idari gözaltı altında tutuyorsunuz. Bazıları herhangi bir suçlamayla bile karşı karşıya değil. Seksen yıldır Filistinlileri öldürüyorsunuz. Bu yüzden öldürülmekten ya da hayatımızı hapiste geçirmekten korkmamamız gerekir. Sömürgeciliğe karşı mücadelenin gerçeği budur. Biz şu anda açlık grevindeyiz. Siz bizi yüz yıl burada tutabileceğinizi söylüyorsunuz ama aslında elinizde bundan biraz daha fazla, belki bir aydan biraz uzun bir süre var. Eminim ki dünya bu yeni insancıl hukuk ihlaline karşı da harekete geçiyordur. Biz burada sahip olduğumuz bütün onurumuzla duruyoruz. Sizden korkmuyoruz ve yolumuza devam ediyoruz,” dedim.
Sonra bizi mahkeme duruşmasına götürdüklerinde, Nicolas Maduro'nun hapisteyken yaptığı zafer işaretini yaptım. İşte o anda bana karşı daha da öfkeli ve saldırgan hale geldiler. Bir daha böyle bir hareket yaparsam elimdeki ve kolumdaki bütün kemikleri kıracaklarını söylediler. Çünkü mahkemeye götürüldüğümüzde önce gözlerimiz bağlanıyor, her iki bileğimiz ve ayak bileğimiz ayrı ayrı kelepçeleniyordu. Sonra kelepçeleri çıkarıyorlar ama ellerimiz yine sırtımızın arkasında yürümek zorunda kalıyorduk. Sadece salona girmeden hemen önce çözülüyorduk. Önce basının önüne çıkarılıyor, görüntüler alınıyor, ardından basın dışarı çıkarılıyor ve biz yeniden içeri alınıp yerlerimize oturuyorduk. İlk duruşmada bu işareti yaptıktan sonra, sonraki tüm duruşmalar yaklaşık on dakika boyunca beni duvara itmeleri ve “Bir daha bu işareti yaparsan elindeki bütün kemikleri kıracağız,” diye tehdit etmeleriyle geçti. Ardından da, “Ama biz adil ve hukuk devletiyiz, sana bunu yapmak istemiyoruz,” diyorlardı. Bir yandan son derece şiddet yanlısı ve korkunç tehditlerde bulunup, diğer yandan kendilerini hukukun üstünlüğüne bağlı bir devlet olarak sunmaları gerçekten dikkat çekiciydi. Sonuçta yaklaşık on iki gün boyunca tutulduk; yaklaşık iki gün denizdeki hapishane gemisinde, yaklaşık on gün de Şabak'ın sorgu ve gözaltı tesisinde kaldık. Daha sonra bizi serbest bırakmaya karar verdiler.
Serbest bırakılmamız için yürütülen kampanyanın yarattığı siyasi baskı onları öyle bir noktaya getirdi ki bizi öldüremediler. Bizi yüz yıl boyunca hapiste tutmaları da mümkün değildi. Bu yüzden onlar açısından en uygun seçenek bizi serbest bırakmaktı. Sonunda bizi bıraktılar. Saif'in İspanya'ya uçmasına izin verdiler çünkü oraya doğrudan uçuş vardı. Ancak Brezilya'ya doğrudan uçuş bulunmadığı için bana aynı imkânı tanımadılar. Bunun yerine beni Mısır'a bıraktılar. Mısır'da, Taba sınırı yakınlarındaki Sina Çölüne götürüldüm ve oradan kendi imkânlarımla yolumu buldum.
Sina Çölünde yolumu bulmaya çalışırken, Kahire'ye gidip oradan Brezilya'ya uçmak üzere ilerliyordum. O sırada dış dünyayla hiçbir iletişimim yoktu, hiçbir haber alamıyordum. Bana yardımcı olan Muhammed adındaki kişi beni Brezilya Büyükelçiliği'ne götürüyordu. Oradan da havaalanına geçecektim. Daha sonra ondan telefonunu kullanmak için izin istedim. Eşime ve bebeğime bir mesaj göndermek istiyordum çünkü benim için çok endişelendiklerinden emindim. Mesajı gönderdikten sonra, eşimin Instagram hesabının arkadaşları dışındaki kişilere kapalı olduğunu fark ettim. Bu yüzden sadece bir mesaj bırakabildim. Ardından kendi Instagram hesabıma girdim ve serbest bırakıldığımın duyurulup duyurulmadığını görmek istedim. Sayfamı yöneten kişilerin bunu paylaşmış olacağını düşündüm. Ancak hesabıma girdiğimde, Chris, annemin cenazesine ait videoları gördüm. Annem beş gün önce hayatını kaybetmişti ve ben onun yanında değildim. Cenazesinde bulunamamıştım. Bunu görmek beni gerçekten paramparça etti. Son derece acı vericiydi, gerçekten çok ama çok üzücüydü.
Bize gerçekten çok büyük acılar yaşatabilirler. Filistinlilere çok daha ağırlarını çok uzun zamandır yapıyorlar. Ama mesele de bu zaten. Bize ne yaparlarsa yapsınlar, bu yine de Filistinlilere yaptıklarının çok küçük bir kısmı. Kamal Adwan Hastanesi'nin doktoru Hussam Abu Safiya beş yüz günden uzun süredir işkence görüyor. Şu anda tecrit altında tutuluyor. O da annesini kaybetti ve annesine son görevini yerine getirme, ona veda etme imkânı bulamadı. Marwan Barghouti de onlarca yıldır hapiste. O da pek çok aile ferdini kaybetti ve onlarla vedalaşamadı. Siyonistler Gazze'de bazı aileleri nüfus kayıtlarından tamamen sildi. Öyle ki, arkalarında yaslarını tutacak kimse bile kalmadı. Bütün soylar, bütün aileler yok edildi. Binlerce yıllık aile geçmişleri ve nesiller bir soykırımın içinde silinip gitti. Bu yüzden bizim maruz kaldığımız işkence ve şiddet son derece ağır olsa da, Filistinlilere yapılanlarla kıyaslanamaz. Meselenin özü de budur.
Brezilya'ya döndüğümde, yaşadığım şiddetten hemen söz etmiyorum. Çünkü her zaman önce Gazze'de ve Filistinlilerin başına gelenleri konuşmak istiyorum. Aksi takdirde insanlar konuyu bizim üzerimize taşıyor. Bu yüzden birkaç gün bekliyorum. Önce yalnızca bu misyonu gerekli kılan durumu anlatıyorum. Ancak birkaç gün sonra yaşadıklarımız hakkında konuşmaya başlıyorum.
Daha sonra kaçmayı başaran otuz tekneye yirmi tekne daha katıldı ve yeniden yola çıktılar. Yani iki hafta sonra tekrar denizdeydiler. Ben de olası bir müdahale durumunda baskı oluşturmak ve destek vermek için Türkiye'ye, İstanbul'a gittim. Daha sonra onlar üç günlük gözaltı sürecinin ardından geri döndüklerinde, Chris, tamamen yıkılmış durumdalardı. İnsanlar tecavüze uğramıştı, çok sayıda kişinin kemikleri kırılmıştı ve ikinci müdahale sırasında çok sayıda ihlal yaşanmıştı. Bunu görmek gerçekten çok ağırdı.
Bu nedenle, normalde katılımcıların maruz kaldığı ihlalleri hemen konuşmayız. Her zaman önce Gazze'yi konuşuruz. Ancak bu kez konuşmak zorundaydık. Çok sayıda insanın kaburgaları kırılmıştı, köprücük kemikleri kırılmıştı, boyun omurlarında kırıklar vardı, akciğerleri delinmişti. Tecavüz vakaları yaşanmıştı. Yaşananlar o kadar korkunçtu ki, Itamar Ben Gvir bunlarla övünmeye bile kalktı. Ancak bunu yaparken yanlış hesap yaptı; çünkü bir video yayınladı ve ardından büyük bir diplomatik ve siyasi tepki doğdu. Aslında değişimi yaratan da buydu. Dünya, bu tür korkunç ihlallerle nasıl övünülebildiğini görünce dehşete kapıldı. Sonuç olarak yaşanan buydu. Bu misyon da diğerleri gibi şiddet içermeyen, sivil itaatsizlik temelli, doğrudan eylem ve dayanışma odaklı bir insani yardım misyonuydu. Amaç kuşatmayı kırmak, bir insani koridor oluşturmak ve Filistin halkının kendi kaderini tayin etme ve özgürleşme hakkını desteklemekti. Ancak bu, bugüne kadar gerçekleştirilmeye çalışılan en büyük misyondu. Bunun etkileri de oldu. Yirmiden fazla ülke İsrail'i kınadı. Bazıları Ekim ayından bu yana yaptırımlar uygulamaya başladı. Birçok ülke Filistin devletini tanıdı. Ve belki de hepsinden önemlisi, Gazze'deki sözde ateşkesin üzerinden yedi, hatta sekiz ay geçmişken insanlar yeniden Gazze hakkında konuşmaya başladı. Bu hepimiz için çok ağırdı. Gerçekten çok zordu. Bize çok büyük acılar yaşatabilirler. Ama buna değdi. Çünkü artık insanlar soykırım karşısında sessiz değil. Bu misyonla dayanışma görevimizi yerine getirdiğimizi anladık.
C.H.: Yani açıkça görünen şu ki, daha önceki gözaltılarınız hakkında sizinle yaptığım konuşmalardan da biliyorum, şiddet her zaman vardı ancak bu kez şiddetin daha önce görülmemiş bir seviyeye çıkarıldığı anlaşılıyor. Muhtemelen bunun amacı insanların gelecekte yeni filolar düzenlemesini engellemek, onları caydırmak ve korkutmak. Bu değerlendirme doğru olur mu?
T.A.: Evet, burada aynı anda işleyen iki dinamik vardı. Birincisi, her saldırıdan sonra filoların daha da büyüdüğünü görüyorlardı. Her seferinde daha fazla tekne katılıyor, hareket genişliyordu. Bu yüzden bize bir mesaj vermek, gelecekte benzer girişimlerde bulunmamamızı sağlamak istiyorlardı. İkinci unsur ise Siyonist rejimin içindeki siyasi mücadeleydi. Bu mücadele Netanyahu, Ben Gvir ve Bezalel Smotrich gibi isimlerin temsil ettiği aşırı sağ tarafından yürütülüyor. Bunun karşısında ise kendilerini İsrail devletinin daha geleneksel temsilcileri olarak gören kesimler bulunuyor. Bunlar da Siyonisttir; onlar da etnik temizlik ve soykırımı destekliyorlar, ancak bunu farklı bir yöntemle, daha stratejik ve daha örtülü biçimde yapıyorlar. Bu nedenle bizimle ne yapılacağı konusunda kendi aralarında bir çekişme yaşanıyordu. Çünkü her filo operasyonunda gözaltına alındığımızda aynı tartışma ortaya çıkıyordu. Ben Gvir bizi mümkün olduğunca sert ve mümkün olduğunca görünür şekilde cezalandırmak istiyordu. Güçlü bir lider olduğunu göstermek istiyordu. Seçime gidiyordu ve oy kazanmak istiyordu. Ne kadar inanılmaz görünse de savunduğu şiddet ona daha fazla oy kazandırıyordu. Netanyahu için de benzer bir durum söz konusuydu; yabancı ülkelere ve komşu devletlere yönelik saldırılar da ona siyasi destek sağlıyordu. Bu nedenle hem oy kazanmak hem de güç gösterisi yapmak için insanları cezalandırmak ve hak ihlallerine maruz bırakmak istiyorlardı. Buna karşılık, aşırı sağın dışında kalan diğer kesimler ise İsrail'in uluslararası imajını korumaya çalışıyordu. Bu nedenle ortaya çıkan halkla ilişkiler krizinden mümkün olduğunca hızlı şekilde kurtulmak istiyorlardı.
Sürekli bir çekişme vardı; bir taraf bizi mümkün olduğunca çabuk sınır dışı edip göndermek isterken, diğer taraf bizi cezalandırmak istiyordu. Önceki misyonların çoğunda bizi hızla göndermek isteyenler üstün geldi ve kısa süre içinde serbest bırakılıp sınır dışı edildik. Ancak önceki görevlerde bile Itamar Ben Gvir gözaltı sürecinin bazı bölümlerinde kendi yaklaşımını dayatmayı başarmıştı. Bu kez ise müdahalenin ilk anlarında ve gözaltının ilk günlerinde tamamen kontrol ondaydı. Daha sonra kendisini öne çıkarmak amacıyla yayınladığı videonun ardından oluşan kamuoyu tepkisi ve uluslararası kınama, dengeleri değiştirdi. Bunun üzerine İsrail devleti içindeki bazı kesimler yeniden devreye girdi. Örneğin Dışişleri Bakanı Gideon Saar, “Bu kabul edilemez. Bu davranışlar İsrail'in değerleriyle bağdaşmıyor,” dedi ve ardından, “Bütün tutukluların derhal serbest bırakılmasını emrediyorum,” açıklamasını yaptı.
Dolayısıyla videonun yayımlanmasının, saldırıların ve yaşanan ihlallerin ardından İsrail siyasetindeki diğer kanat yeniden üstünlük sağladı ve bizi serbest bırakıp göndermeyi tercih etti. Ancak onlar da sadece daha sabırlı Siyonistler. Bu, uluslararası hukuka saygı duydukları anlamına gelmiyor. Aslında Itamar Ben Gvir, İçişleri Bakanlığı'na bağlı olduğu için polis teşkilatını ve iç güvenlik güçlerini kontrol ediyor. Ancak İsrail donanması doğrudan Netanyahu'nun ve Savunma Bakanlığı'nın kontrolü altında. Bu nedenle orada yaşanan pek çok olay Ben Gvir'in doğrudan emriyle gerçekleşmiyor. Gazze'deki Filistin halkına yönelik soykırım ve apartheid sistemi ise İsrail devletinin bütün kurumlarına yayılmış durumda. Bu yüzden Itamar Ben Gvir'i sistem içindeki bir istisna ya da hata olarak görmek doğru değil. O, bu hasta ve soykırımcı toplumun yalnızca bir belirtisi, bir semptomu.
C.H.: Peki bundan sonra sizin ve Filonun planı nedir?
T.A.: Evet Chris, insanlar bize sık sık “Devam etmeli misiniz?” diye soruyor. Ben de onlara her zaman şu soruyu yöneltiyorum: “Bir filonun ortaya çıkmasına neden olan temel sorunları çözdük mü? Filistin halkı özgür mü? Kendi topraklarında, kökenlerinden geldikleri o topraklarda; ırkları, cinsiyetleri, etnik kökenleri ya da dinleri ne olursa olsun eşit koşullarda yaşayabiliyorlar mı? Ya da Filistinliler dayanışma çağrısı yapmayı bıraktı mı?” Hayır. Bunların hiçbiri çözülmüş değil. Aksine, Gazze'deki durum giderek daha da kötüleşiyor. Netanyahu, Gazze'nin yüzde 70'ini kontrol ettiğini ve sözde Sarı Hat boyunca ilerlediklerini övünerek anlatıyor. Bölgede Donald Trump ile İranlılar, Yemenliler ve Lübnan direnişi arasında oluşabilecek bir ateşkes ya da uzlaşma ihtimalini engellemek için Lübnan'a saldırıyorlar. Dünyayı topyekûn bir yıkıma sürüklemek istiyorlar ve bunu durdurmamız gerekiyor. Bunu bireysel olarak bizler değil, dünyanın özgür insanlarının oluşturduğu küresel halk hareketi yapmak zorunda. Onları durdurmalıyız. Aksi takdirde sıra hepimize gelecek. Kendilerini bütün bunlardan çok uzakta gören insanlar var. Bunun sadece vicdani bir mesele olduğunu düşünüyorlar. Ama öyle değil. Sonunda bunun etkileri size de ulaşacak. Bugün kahvaltı yapan, öğle yemeği yiyen herkes Netanyahu'nun ve Donald Trump'ın savaşları nedeniyle gıdaya daha fazla para ödüyor. Yakıt kullanan, ulaşım hizmetlerinden yararlanan herkes bu savaşlar yüzünden daha yüksek maliyetlerle karşılaşıyor. Mesele yalnızca hayat pahalılığı değil. Aynı zamanda bir gün bu bombaların bize de düşebileceği gerçeği var. Hukukun dışında hareket eden bu devletlerin, bu terör ve baskı rejimlerinin, sizin ülkenize ve sizin toplumunuza da ulaşabileceği gerçeği var. Bu yüzden onları durdurmak zorundayız.
Her neslin bir görevi vardır. Kim söylemişti hatırlamaya çalışıyorum; sanırım Frantz Fanon'du, her neslin yerine getirmesi ya da ihanet etmesi gereken tarihsel bir çağrısı olduğunu söylemişti. Biz bunu çok iyi anlıyoruz. Filistin halkı dünyaya bu neslin kötülüğünün Siyonizm ve Amerika Birleşik Devletleri emperyalizmi olduğunu gösteriyor. İnsanların özgür yaşayabilmesi, onurlu bir yaşam sürebilmesi ve adalet içinde barış hakkına sahip olabilmesi için bunu durdurmamız gerekiyor. Bu yüzden elimizden gelen bütün çabayı göstermeliyiz. Filo yalnızca bir araç, bir taktiktir. Ancak hayatlarımızı buna adamalıyız. Tıpkı sizin yaptığınız gibi, özgür bilgiyi insanlara ulaştırmalı, insanların gerçekte neler olup bittiğini görmelerini sağlamalıyız. İnsanları bulundukları yerlerde örgütlemeli, toplumsal güç oluşturmalıyız. İnsanların her gün karşı karşıya kaldıkları sorunlara yanıt vermeliyiz; çünkü bu sorunlar bazen onların dayanışmaya katılmasını ve dayanışma için harekete geçmesini engelliyor. Denizden, karadan ve mümkün olan her yoldan, elimizden gelen her türlü eylemle bunu yapmalıyız. Bu bizim görevimiz. Ben iki yaşında bir kız çocuğu babasıyım. Elbette beni özlüyor. Yaptığımız şey son derece tehlikeli. Defalarca tehdit edildim. Hapisteyken onu da defalarca tehdit ettiler. Ama kızım için bundan daha tehlikeli olan şey, soykırımın normalleştiği bir dünyada yaşamak olurdu. Çünkü günün sonunda bu bombalar bizim evlerimize de düşebilir, bizim ülkelerimize de gelebilir. Bu yüzden şimdi harekete geçmeliyiz. İnsanlar bana “Sırada ne var?” diye sorduklarında cevabım şu oluyor: Zaten yapmakta olduğumuz her şeyi sürdürmek, ama daha güçlü bir şekilde. Daha fazla insanla, daha örgütlü, daha kararlı ve daha adanmış olarak. Bu neslin büyük mücadelesi için bugün olduğumuzdan daha iyi olmak zorundayız.
C.H.: Harika, Thiago. Röportaj için ve yaptığınız her şey için teşekkür ederim. Size ve soykırıma karşı mücadele eden tüm aktivistlere büyük saygı duyuyorum. Programın yapımcıları Max, Nawell ve Thomas'a da teşekkür etmek istiyorum. Bana ChrisHedges.substack.com üzerinden ulaşabilirsiniz.
* Chris Hedges'in Thiago Ávila ile gerçeleştirdiği 'Flotilla Activists' Harrowing Experience in an Israeli Torture Dungeon Revealed' adlı söyleşi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.

