Konuğumuz çocuklar ve gençler üzerine çalışmalar yapan Prof. Emre Erdoğan ile okul saldırılarını ele alıyoruz. Kahramanmaraş ve Siverek saldırıları bize ne gösteriyor? Okullarda nasıl bir değişim var? Çözümü nerede aramak lazım?
Ömer Madra: Günaydın Tuğba, merhabalar.
Tuğba Tekerek: Günaydın Ömer Bey.
Özdeş Özbay: Günaydın.
Tuğba Tekerek: Günaydın Özdeş.
Ö. M: Ağır bir ortam içinde, yorumlamaya çalışıyoruz. Bir konuğun var galiba, konuğumuz var daha doğrusu. Sen takdimini yapar mısın lütfen?
T. T: Evet, günaydın diyoruz ama gerçekten pek de aydınlık bir gün değil. Bir okulda 9 kişinin öldüğü bir güne uyandık. Bir okul saldırısında 14 yaşında bir çocuk yaptı bunu. Kendi okulundan 7 öğrenciyi ve bir öğretmenini öldürdü. Önceki gün Sırbistan'da yaşandı bu olay. Önceki gün de Şanlıurfa Siverek'te bir okulun eski öğrencisi okula gidip ateş açmış ve orada bir kişiyi yaralamıştı. Gerçekten bu okul saldırıları Amerika'dan duyduğumuz hadiselerdi. Şimdi ülkemizde yaşandığını görüyoruz ve dediğim gibi yani 10-11 yaşındaki çocukların ölmüş olduğu günlere uyanıyoruz. Nasıl bir şeyin içindeyiz? Bunu anlamak için Prof. Dr. Emre Erdoğan'la konuşacağız. Hoş geldiniz Emre Bey.
Emre Erdoğan: Hoş bulduk, iyi günler.
Ö. Ö: Merhabalar, hoş geldiniz.
T. T: Evet, bir cümle söyleyeyim Emre Bey'le ilgili. Emre Bey, Bilgi Üniversitesi'nde öğretim üyesi, siyaset bilimi alanında. Bununla birlikte çocuklarla ilgili, gençlerle ilgili "çocukların iyi olma hali", "gençlerin iyi olma hali" diye yıllardır süren araştırmalar yapıyor. Biraz Emre Bey'le anlamaya çalışacağız nasıl bir durumun içerisinde olduğumuzu. Ben ilk şu soruyu sorarak başlayayım: Dediğim gibi okul saldırıları Amerika'dan bildiğimiz bir şeydi. Ne oldu da bunu Türkiye'de görmeye başladık sizce?
E. E: Öncelikle çok üzücü gelişmeler bunlar ve insanın da soğukkanlı olması çok kolay değil. Ama sosyal bilimci olarak kendinizi tanımlıyorsanız biraz soğukkanlı olmaya çalışıyorsunuz ve biraz daha ne olduğunu anlamaya çalışıyorsunuz. Bir kısıtlı bilgi setiyle hareket ediyoruz, onunla bir başlayayım. Yani bir takım söylentiler var. Çok sayıda söylenti var, doğruyu yanlıştan ayıklamak çok kolay değil. Ama yine de bir düşünmeye çalışabiliriz. Ben şu ayrımın çok önemli olduğunu düşünüyorum: Arka arkaya gerçekleşen -ki bunun bir benzeri İstanbul'da da gerçekleşmişti- bütün bu olayları aynı havuza atmak ve aynı olaylarmış gibi analiz etmeye çalışmak çok yanlış sonuçlara varmamıza yol açabiliyor.
Özellikle mecranın şu anda bulunduğu hal, işte bu heyecan, öfke, üzüntü gibi aşırı duyguları sömürme eğilimi, ana akım mecranın işini zorlaştırıyor. Bir tür, ne yazık ki ben de son bir gündür maruz kalıyorum bu mecraya, ciddi bir şiddet pornografisine, gereksiz detaylara dönüşmeye başladı. Bunu neden ayırmamız gerekiyor? Sanırım bilgiyle söyleyeyim, içimden gelen hissi söyleyeyim; düşündüğüm şey şu: Şanlıurfa'daki ile Kahramanmaraş'taki aynı olay değil. Yani bu ikisini aynı olay gibi algılamak bazı şeyleri görmemizi engelliyor. Ne biliyoruz? Siverek'te olan; okuldan ayrılmış, açık liseye gönderilmiş bir çocuğun bir şiddet eylemi. Bunu bir kenara koyalım. Ötekisi daha vahim olan; işte 14 yaşında bir çocuğun silahlara erişip, o silahla okula baskın yapıp öğrencileri ve bir öğretmeni öldürmüş olması.
Bu çocuk hakkında da tabii çok sayıda detaylar yazılmaya başlıyor. İşte videoları düşüyor, bazı başka bilgiler sızmaya başlıyor. Hatta saç biçiminden yola çıkarak bir takım analizler yapıldığını da gördüm. Burada frene basmak lazım. Çok üzücü bir olay olduğunun farkında olup, onun bizi sürüklediği aşırı duygulara karşı kendimizi korumamız lazım. Bu aşırı duygular nedir? İkinci olaya odaklanma... Birincisi bence daha da önemli ama bazı açılardan daha sistemik bazı şeyleri göstermek açısından; ikinci olayda dün varılan nokta: "Bütün sosyal medya zararlı, bütün oyunlar zararlı. Hızla sansür, hemen sansür." Şimdi, bu zaten genelde insanların teröre verdikleri reaksiyondur. Belki terör olayıyla karşı karşıya kaldığınızda hızla yasaklayıcı tedbirleri tercih ederseniz olayı anlamaktan ziyade bir günah keçisi bulursunuz. Bundan kendimizi alıkoymamız gerekiyor. Çok da kolay bir şey değil çünkü korkuyorsunuz, çocuklar var, hepsi okula gidiyorlar ve böyle bir tehditle karşılaşmak istemiyoruz.
Burada olan şey, yani ikinci olay duyduğumuz kadarıyla Amerika'daki işte bir tür modanın, tırnak içinde kullanıyorum, ülkeye sirayet etmesi gibi anlatılıyor. Veli gruplarında çok konuşuluyormuş, bazı gruplar varmış, Telegram üzerinden organize oluyorlarmış... Buna da gerek yok, organize olmasına gerek yok. Her gün, her dakika bu tür şiddet olaylarının kutsallaştırıldığı bir medya ortamında, kolaylıkla bu çocuğun bu bilgiye erişmesi için Telegram kanalına ihtiyacı yok. Yani YouTube serisi ya da biraz sağa sola takılsa bunlara erişebiliyor. Yine de hani silaha nasıl erişti, silah nasıl onun elinin altındaydı, daha önce kullanmış mıydı gibi şeyler tabii ki çok ciddi sorunlar.
T. T: Yani ben şunu söylemek istiyorum; bir öğrencinin bir okula girip rastgele ateş etmesi ve çok sayıda insanı öldürüp yaralaması, bu Türkiye tarihinde olmuş bir olay değil. Dolayısıyla Amerika'dan bildiğimiz ve oradan sirayet etmiş bir olay olduğunu söylüyorum. Ve bir gencin rastgele ateş ediyor olması, böyle bir şiddetle haşır neşir olma hali... Peki bu sizce neden oluyor? Bir genç nasıl bu hale gelmiş olabilir?
E. E: Aslında şöyle; tabii sizin bahsettiğiniz türde bir okul baskını değil ama çok yaygın bir Eskişehir olayımız var iki sene kadar önce olmuş olan. İstanbul'da yaşanan iki genç kızın katledildiği olay var. Yolda yürürken samuray kılıcıyla saldırıya uğrayan bir genç kız var. Ama öteki tarafta şu naiflik olduğunu düşünmeye başlıyorum: Şiddet hayatın içerisinde. Yani genç erkeklerin hayatında olan bir şey şiddet. Futbol maçlarına gitmeniz yeter. Futbol maçlarının öncesi, sonrası, mahalle kavgası, çeteleşmeler vesaire... Evet, okul baskını olmadı ama şu anda biz İstanbul'un belli ilçelerinde 13-15 yaşında çocukların motosikletlerle, ellerinde otomatik silahlarla baskın yaptığını duyuyoruz. Yani şiddet var. Şiddeti anomali olarak görmekte sorun var. "Bir çocuk zıvanadan çıktı, nasıl da böyle oldu?" demememiz gerekiyor. Bu toplumda şiddet var. Genç erkekler arası bayağı yaygındır aslında şiddet. Şiddetin tezahüründe bir dozaj değişimi olmuş olabilir.
T. T: Evet, onu soracaktım. Yani 30 yıl öncesine göre örneğin, bugün ne farklı ve neden farklı? Bu çocuk çeteleri de örneğin 30 yıl önce olmayan bir meseleydi. Çocukların silaha erişimi herhalde bir 30 yıl öncesinden farklı bir durum. Şiddet hep var ama şimdi farklı olan nedir?
E. E: Söyleyeyim; bu Amerika Birleşik Devletleri'nde de her yerde en büyük tartışma: Silaha bu kadar kolay erişilmemesi gerekiyor. Bu net bir şey. Amerika Birleşik Devletleri'nde her okul baskından sonra tartışılır: "Öğretmenlere silah verelim, hatta öğrencilere de silah verelim, ortalık Teksas'a dönsün." Böyle bir şey değil. Silahın erişilmez olması gerekiyor.
Ö. Ö: Sosyal medyadan satış olduğu zaten sık sık yer alıyordu.
E. E: İnanılmaz, çok fazla silah var.
Ö. Ö: Eve kargo ile geliyor. Bu çok tuhaf bir durum tabii. Yasa dışı olan silahlar.
E. E: Yasa dışı... Silahı bıraktım, yasal olarak da bu ülkede çok fazla silah var. Gerçekten fazlasıyla silah var. O konudaki regülasyonları bir kenara bırakalım; herkes "at, avrat, pusat" şeklinde dolaşıyor bu ülkede. Silaha çok fazla erişim var. Şimdi silaha erişmek ayrı bir şey. Silaha eriştiğiniz zaman şöyle bir şey var; taş atacakken belki sınıfa makineli tüfekle girmek gibi... Aradaki farkı siz böyle yaratıyorsunuz silaha eriştiği zaman. Yani o öfke olduktan sonra oradakileri "insan dışılaştırma", onları insan olarak görmemek asıl mesele. Buna başlı başına bakmak lazım. Nasıl mümkün oluyor?
Askerlerin savaşabilmeleri için hedeflerini insan olarak görmemeleri gerekiyor. Michael Moore'un bir filminde bir sahne hatırlıyorum; arkada heavy metal müzik çalarken savaşıyorlar, ateş ediyorlar. Yani oyunmuş gibi yapıyorlar. Şimdi bu oyunu bir köşeli paranteze alalım; çünkü her oyun oynayan eline makineli tüfeği alıp çıkmıyor. Ama bu "insan dışı olarak görebilme" önemli bir şey. Nasıl oldu da bu çocuk onları insan olarak görmeyebildi? Hala kuvvetli varsayımımız: İnsan olarak görürseniz öldüremezsiniz, empati duyarsınız. O empatiyi sıfırlamış. Nasıl sıfırlamış? Bunda hangi faktörler devreye girmiş? Bu önemli.
Şimdi tekil bir vaka var. Urfa'da sistemik faktörlerden bahsedebiliriz ama burada tekil bir vaka olduğu zaman bir sürü açıklayıcı değişken olabilir: Dijital oyunlara maruz kalması, bir takım platformlardan iletişim kuruyor olması, evde silah bulunması, sayısız bireysel faktör... Bunlarla vakayı açıklamaya çalışıyoruz. Bu analitik olarak doğru bir şey değil. Mesela şeyi de bilmiyoruz; Kahramanmaraş'ta bu çocuk deprem sırasında orada mıydı değil mi? Yani bir post-travmatik sendrom olup olmadığını bilmem mümkün değil. Olsa olsa spekülasyon yaparım ama hipotezlerden biri de bu. Bütün bunlar arasından hangisi daha etkin faktör diyebilmek için bir vakadan fazlasına ihtiyacımız var. Esas, bir bebekten bunu nasıl yaratabildiğimizi sistemik olarak düşünmemiz gerekiyor.
T. T: Peki burada sistemik olarak düşünürken eğitim sistemine ilişkin neler söylersiniz? Okulların değişimi, öğretmene duyulan saygı... Bunların da değiştiği söyleniyor. Disiplinin kalmadığı söyleniyor. Bunlara ilişkin düşünceniz nedir?
E. E: Esas mesele bu: Okulun anlamı ne? Çok uzun zamandır çocukların iyi olma haliyle ilgili çalışıyoruz, çocukları dinliyoruz. Aslında okul çocuk için bir özgürlük alanı. Evinde erişemediği kaynaklara erişebildiği, kendini gerçekleştirebildiği, sosyalleşebildiği bir yer. Bunu pandemi döneminde gördük; okuldan uzak kalmak onların yaşam kalitesini geriye götürdü. Birçok çocuk için okulun olanakları daha iyi.
Bizim sorunumuz şu: Artık okul iyi bir ortam sağlamıyor. Urfa'da sınıfta 45 kişi. Çocukların niye gelip niye gittiği belli değil. Urfa'dan çıkıp bir sınavla bir yere varmak mümkün değil. Eğitimin 45-50 kişilik sınıfta ne öğretebildiği meçhul. Orada öğretmenin ahlaki kodları mı baskın çıkıyor yoksa arkadaşların ahlaki kodları mı? Okul ortamının iyileşmesi gerek. Özellikle bölgeler arası farklar çok fazla. Zenginlerin gittiği okulların ortamıyla yoksullarınki arasında uçurum var.
Ö. Ö: Yani bu konuda devletin bütün gelişmeleri bilmesine rağmen tedbir almamasının çeşitli örnekleri de söz ediliyor. T24'te vardı dün bir haberde; Şanlıurfa'da eski öğrencisi olduğu liseye saldırıp intihar eden 19 yaşındaki delikanlının bir gün önce gözaltına alınıp serbest bırakıldığı ortaya çıkmış. Çocuk not yollamış; "Yarın görüşürüz, hepinizi yok edeceğim" diye sosyal medyadan okul yönetimine tehditlerde bulunmuş ve buna rağmen serbest bırakılıyor. Devletin yaklaşımında da ciddi bir sorun var gibi geliyor bana.
E. E: Orası çok zor bir tartışmayı açıyor. "Önleyici zabıtalık" yapmak gerekir mi dediğimizde ciddi bir sorunla karşı karşıya kalıyoruz. Nereye kadar önleyici? Çocuk yazmış, açıkça tehdit etmiş, orada bir tür hukuki işlem yapılmış. Burada yerel aktörlerin şiddete karşı toleransı da bir mesele. Bu ülkenin birçok coğrafyasında bu tehdit bile sayılmaz. "Çocuktur, haylazdır, demiştir" denilebilir. Bu tür önleyici tedbirlere başvursak nerede duracağımız konusunda ben şüpheliyim. Benim açıklamam şu: Türkiye'de birçok coğrafyada o tehdit sayılmaz. Sokağa çıktığınızda daha fazlasını duyuyorsunuz. Öyle bir toleransa kurban gitmiş olabilir. "Bu toplumda şiddet var" dediğim, şiddete hoşgörü gösteriliyor dediğimiz mesele bu.
Ö. Ö: Bu toplumda şiddet var diyorsunuz ama bir yandan da bu şiddette ciddi bir artış olduğuna dair iddialar var. Sendikalar okullarda şiddeti gündem haline getirmişlerdi. Öğretmenlere yönelik tehditler, akran zorbalığı, çocuk çeteleri, uyuşturucu, hatta MESEM'ler gündeme geliyordu. Ailelerin, çocuğun okula gitmesindense haftanın dört günü MESEM'e, yani çalışmaya gitmesini tercih ettikleri ortaya çıkıyor. Çünkü okulda çetelere veya uyuşturucuya bulaşma riskini mahalledekinden daha yüksek görüyorlar. Kadına şiddet, sokak hayvanlarına şiddet... Muazzam bir şiddet sarmalı içinde yaşıyoruz.
E. E: Bir artış meselesine soru işareti koyayım. Esas rakamın ne kadar olduğunu bilmiyoruz, elde veri yok. Suçla ilgili istatistikler kayıtla alakalıdır. "1970'lerde hiç zorbalık yoktu" demek bana ikna edici gelmiyor, bu bir romantizm. Ama okulda zorbalık çok, onu biliyoruz. Üstelik bunu sınıfsal olarak da açıklayamıyorsunuz; elit okullarda da çeteleşme var. Çocuk çıktı, alışveriş merkezine gitti, orada da şiddet var.
Zorbalıkla etkin mücadele nasıl yapılabilir? Basit bir şeyden bahsedeyim: Bir okulda kaç tane rehber öğretmen var ve o rehber öğretmen mesaisini neye harcıyor? Öğrendiğimiz kadarıyla üniversite yerleştirmelerine harcıyor. Çocuğun psikolojik durumuyla ilgilenmiyor, çünkü işini "tercih danışmanlığı" olarak görüyor. Veli öğretmenle iletişim kurmuyor. Öteki tarafta CİMER denen bir müessese var; öğretmen bir şey söylese CİMER'den şikayet geliyor. Sistem zıvanadan çıkmış durumda. Türkiye'deki öğrenci sayısı birçok ülkeden daha fazla ve bu öğrencilerin %90'ından fazlası devlet okullarında okuyor. Bunu düzeltecek kurum da devlettir.
T. T: Emre Bey, çok mühim şeyler söylüyorsunuz. Süremizin sonuna geldik. Kahramanmaraş deprem bölgesi dediniz, ben de Maraşlıyım, biliyorum. Orada herkes çok ağır bir travmanın içerisinden geçti. Okullara fazladan rehber öğretmenler gönderilmesi düşünülebilirdi ama bunlar gündeme gelmiyor. Tedbirleri hep x-ray cihazı veya güvenlik görevlisi gibi inzibati noktalar üzerinden tartışıyoruz. Dikkatimizi buralara çektiğiniz için çok teşekkürler.
E. E: Teşekkür ederim. Çok sağ olun.
T. T: Hoşça kalın.
Ö. Ö: Hoşça kalın, görüşmek üzere.


