Ufuk Turu’nda Ahmet İnsel, Danimarka seçimlerinin ortaya çıkardığı siyasal tabloyu, Avrupa sosyal demokrasisindeki çözülmeyi, İngiltere ve ABD’de yükselen ırkçılık karşıtı sokak hareketlerini, İran savaşı ekseninde Orta Doğu’daki güç dengelerini ve İsrail’de kabul edilen yeni ölüm cezası düzenlemesinin ayrımcı sonuçlarını değerlendiriyor.
Ahmet İnsel: Merhaba Özdeş!
Özdeş Özbay: Merhabalar Ahmet Bey, günaydın! Ömer Bey şu anda bizimle değil çünkü biraz sonra hemen binamızın yan tarafındaki Depo’da bir basın açıklaması yapılacak Açık Radyo davasına ilişkin. Dolayısıyla Ömer Bey de oraya gitti, o yüzden şimdi kendisi yok yayında.
A.İ.: Tamam.
Ö.Ö.: Bugün ne konuşuyoruz?
A.İ.: Danimarka seçimleriyle başlayalım. Gerçi geçen Salı günü seçimler yapıldı Danimarka’da ama Salı sabahı seçimler daha yeni başlamıştı, konuşamadık.

Danimarka’da erken milletvekili seçimleri yapıldı. Sosyal Demokrat Parti Başbakanı Mette Frederiksen’in partisi yine birinci parti olarak çıktı ancak oyların yaklaşık 5,7 puanını kaybetti ve 50 milletvekilinden 38 milletvekiline düştü.
Diğer taraftan bu seçimlerde oyunu anlamlı biçimde artıran iki parti var ve bunlardan biri aşırı sağ Danimarka Halk Partisi. 2022 seçimlerinde neredeyse baraj altına düşecek olan parti, oylarını 6,5 puan artırarak %9’a çıkardı ve 5 milletvekilinden 16 milletvekiline yükseldi. Bu parti, özellikle göçmen karşıtı politikalarıyla biliniyor. Göçün sınırlandırılması ve bazı göçmenlerin geri gönderilmesini savunuyor. Mette Frederiksen daha önce bu temaların bir kısmını benimseyerek hem kendi partisini güçlendirmeyi, hem de aşırı sağı geriletmeyi hedeflemişti ancak gelinen noktada bu politikanın etkisini yitirdiği görülüyor.
Oylarını artıran ikinci parti ise sol bloktan Sosyalist Halk Partisi oldu. Parti oylarını 3,5 puan artırarak 15 milletvekilinden 20 milletvekiline çıktı.
İktidar ortağı olan Liberal Parti ve Ilımlılar Partisi’nin oylarında ise düşüş var. Liberal Parti yaklaşık 3 puan, Ilımlılar Partisi ise 1,5 puan kaybetti. Bu tablo, mevcut üçlü iktidar ittifakının mecliste çoğunluğu tek başına sağlayamayacağını gösteriyor.
Meclis aritmetiğinde sol blok yani Danimarka’daki adıyla “kızıl blok”, çoğunluğu sağlayamasa da en büyük grubu oluşturuyor. Sosyal Demokratlar, Sosyalist Halk Partisi ve Alternatif Parti birlikte 84 milletvekiline sahip. Sağ ve aşırı sağın oluşturduğu “mavi blok” ise 77 milletvekilinde kalıyor. Bu durumda kilit parti, 14 milletvekili bulunan Ilımlılar Partisi.
Eski başbakanlardan Rasmussen’in Liberal Parti’den ayrılarak kurduğu Ilımlılar Partisi, ne sol ne de sağ blokta otomatik olarak yer alıyor. Mette Frederiksen yeniden bir koalisyon kurabileceklerini söyledi ancak bunu sadece Liberal Parti ve Ilımlılar ile gerçekleştirmesi mümkün görünmüyor. Sosyalist Halk Partisi’ni de dahil etmek isterse, daha sol politikaları hükümet programına alması gerekecek. Bu ise Liberal Parti ve Ilımlılar tarafından kabul edilmeyebilir. Dolayısıyla şu anda ciddi bir belirsizlik söz konusu.
Sosyal Demokrat Parti’nin %21,5 oy oranı, 1903’teki kuruluşundan bu yana aldığı en düşük oran. Benzer şekilde 1870’te kurulan Liberal Parti’nin %10 oyu da tarihinin en düşük seviyesi. Bu durum, Danimarka siyasetinde uzun yıllar belirleyici olan Sosyal Demokrat–Liberal ikili yapının çözülmekte olduğunu gösteriyor. Ayrıca %2,5’lik ulusal barajı aşan parti sayısının artmasıyla birlikte mecliste temsil edilen parti sayısı 11’e çıkmış durumda.
Mette Frederiksen, erken seçim kararını alırken, özellikle Donald Trump’a karşı duruşu ve Grönland meselesindeki sert tutumunun seçmen desteğini artıracağını düşünüyordu ancak bu beklenti karşılık bulmadı. Seçime katılım oranı ise %84 ile oldukça yüksek; dolayısıyla sonucu düşük katılımla açıklamak mümkün değil.
Genel tabloya bakıldığında, Frederiksen’in göçmen politikalarının hem aşırı sağın yükselişini engelleyemediği, hem de kendi tabanından Sosyalist Halk Partisi’ne oy kaymasına yol açtığı söylenebilir.

Danimarka’dan sonra Avrupa sosyal demokrasisinin genel durumuna hızlıca bakalım. Benzer bir tablo başka ülkelerde de görülüyor. İngiltere’de Keir Starmer liderliğindeki İşçi Partisi, girdiği birçok yerel seçimde beklenen başarıyı gösteremiyor. Parti tabanından Yeşiller Partisi’ne doğru bir oy kayışı var. Yeşiller, kamuoyu yoklamalarında oylarını %10’un üzerine çıkarmış durumda.
Özellikle Manchester–Liverpool hattı gibi İşçi Partisi’nin güçlü olduğu bölgelerde, bazı yerel seçimlerde Yeşiller’in adayları öne çıkabiliyor. Bu da Yeşiller’in güneydeki etkilerini kuzeye doğru genişletebileceğini gösteriyor.
Yeşil hareketin artık yalnızca çevre politikalarıyla sınırlı kalmadığı da dikkat çekiyor. Parti liderinin “çevreyi koruduğumuz zaten biliniyor, artık sosyal talepleri daha fazla öne çıkarmalıyız” yönündeki açıklaması, emekçi kesimlere doğrudan hitap eden bir politika değişimine işaret ediyor. Bu yaklaşımın, İşçi Partisi tabanından aşırı sağa yönelen oyların bir kısmını durdurmayı hedeflediği ve kısmen de başarılı olduğu görülüyor.
Ö.Ö.: Bu hafta sonu Londra’da ırkçılığa karşı büyük bir gösteri düzenlendi ancak gösteri yalnızca sağ ırkçılığa karşı değil, genel olarak nefrete karşı bir eylem niteliği taşıyordu. Gökkuşağı bayraklarının da yer aldığı etkinlikte LGBTİ+ hakları gündeme geldi; “nefrete karşı aşk” sloganı öne çıktı. Irkçılığa ve göçmen düşmanlığına karşı dayanışma vurgusu yapılırken sendikalar da gösteriye güçlü bir katılım sağladı. Konuşmacılar arasında Yeşiller Partisi’nin mevcut lideri de vardı ve oldukça coşkulu bir konuşma yaptı.
A.İ.: Evet, oldukça coşkulu bir konuşma yaptı ve bu büyük mitinge yapılan çağrının hem bireysel katılım, hem de örgütlerin katılımı açısından ciddi bir karşılık bulduğunu görüyoruz. Bu durum, biraz sonra ele alacağımız ABD'deki “No Kings” hareketiyle eşzamanlı gerçekleşmesi nedeniyle İngiltere’deki eylemi daha da anlamlı kıldı.
Ö.Ö.: İki hareket arasında şöyle önemli bir ortaklık da var: Donald Trump’a karşı gelişen sokak hareketlerinde özellikle Minnesota’daki direniş önemli bir ilham kaynağı olmuştu.
Orada, Immigration and Customs Enforcement’ın uyguladığı sert müdahaleler ve şiddet, özellikle 2026 başındaki olayların ardından geniş çaplı protestolara yol açtı; iki sivilin öldürülmesi sonrası binlerce kişinin katıldığı eylemler ülke geneline yayıldı .
Britanya’da da aslında buna benzer bir karşılaşma yaşandı. Eylül ayında, başını Tommy Robinson’ın çektiği ve English Defence League ile ilişkilendirilen aşırı sağ mobilizasyonlar sonucunda Londra’da 100 binin üzerinde katılımla, ülke tarihinin en büyük aşırı sağ mitinglerinden biri gerçekleşmişti.
Bu hafta sonu yapılan eylem ise buna açık bir yanıt niteliğindeydi. Sendikalar ve siyasi partiler bir araya gelerek katılımı yaklaşık beş katına çıkardı ve çok daha geniş bir toplumsal karşılık üretti.
A.İ.: Evet, ırkçılığa karşı gelişen bu hareketlerin, aşırı sağ partilerin yükselişiyle paralel ilerlediğini görüyoruz. Bu durum yalnızca göçmen karşıtlığıyla sınırlı değil; aynı zamanda erkek egemenliği pekiştiren, cinsel yönelim eşitliğini “sapıklık” olarak nitelendiren ve “aile değerlerini koruma” adı altında kadınların bedenleri üzerindeki haklarını kısıtlamaya çalışan yaklaşımları da hedef alıyor.

ABD’ye gelirsek, orada durum oldukça karmaşık. The Economist gibi liberal çizgide bir derginin son kapağı da dikkat çekiciydi: “İran’ın avantajı” başlığını taşıyordu. Bu başlık, İsrail ve ABD saldırıları karşısında İran’ın göreli olarak avantajlı ya da haklı bir konuma geçtiğini ima ediyor.
Elbette bu durum İran açısından çok ağır bir bedelle gerçekleşti. Ülkenin hava savunma, deniz savunma, füze ve kara savunma kapasitesinin önemli ölçüde tahrip edildiği; ayrıca doğrudan hedef alınan saldırılar sonucunda yöneticilerinin bir kısmının öldürüldüğü görülüyor.
Buna karşılık asıl belirsizlik ve kaotik görüntü, Donald Trump’ın tutumu ve izlediği politikada ortaya çıkıyor. “Kaotik yönetim” ifadesi, özellikle İran’a yönelik bu savaş sürecinden itibaren Trump yönetimi için sıkça kullanılan bir tanımlama haline geldi. Bazı siyaset bilimciler bunun bilinçli bir strateji olduğunu, yani kasıtlı bir kaos yönetimi izlendiğini savunsa da, burada rasyonel bir planlamadan ziyade Trump ve çevresinin irrasyonel yaklaşımının belirleyici olduğu görüşü öne çıkıyor.
İran cephesinde ise tüm bu saldırılara rağmen İran Devrim Muhafızları’nın hakimiyetinin kırılmadığı görülüyor. Aksine, mevcut durumda daha sert bir baskı Rejim'i uygulanmaya devam ediliyor.
Trump’ın “yöneticileri öldürürsek Rejim çöker” iddiası da pratikte karşılık bulmuş değil. İran’daki Rejim, yöneticilerinin bir kısmının öldürülmesine rağmen varlığını sürdürüyor. Buna rağmen Trump’ın iki gün önce “İran’da Rejim'i değiştirdik çünkü yöneticilerini öldürdük” şeklindeki açıklaması, sahadaki gerçeklikle örtüşmeyen bir iddia olarak öne çıkıyor.
Ö.Ö.: Evet, “Artık tamamen başka insanlar var,” dedi. Bu, Rejim’in ne olduğunu bilmediği anlamına geliyor.
A.İ.: Kesinlikle öyle.
Ö.Ö.: Bir yandan popülizm yapıyor.
A.İ.: Evet. Diğer taraftan İran’ın desteklediği, İran dışındaki güçlerin de hareketlendiğini görüyoruz. Husi Hareketi bu süreçte kendisine bir pazarlık alanı açabilecek bir konuma gelmiş durumda. Kuzey Yemen’in denetiminin kendilerine bırakılması karşılığında, Hürmüz Boğazı sonrasındaki Aden Körfezi geçişinin güvenliğini tehdit etmeyeceklerini öne sürerek bir pazarlık sürecine girme ihtimalleri oldukça yüksek. Bu da kuzey Yemen’deki fiili egemenliklerinin tescil edilmesi yönünde bir fırsat yaratabilir; bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini ise şimdilik kestirmek zor.

Diğer taraftan Irak'taki Şii milisler hem Kürtlere yönelik, hem de Amerikan varlığına karşı saldırılarını artırmış durumda. Neçirvan Barzani’nin konutlarından birine geçtiğimiz günlerde bir saldırı düzenlendi. Saldırının faili henüz netleşmiş değil ve bildiğimiz kadarıyla can kaybı yaşanmadı; ancak bu olayın sembolik ve siyasi açıdan oldukça önemli olduğu açık.
Lübnan’da ise Hizbullah büyük kayıplar vermesine rağmen, ülkede özellikle güney bölgelerde ve Beyrut’un güneyinde ciddi bir yıkım ve yerinden edilme yaşanmış olmasına karşın, beklenenin aksine kendisini yeniden bir İsrail’e karşı direniş hareketi olarak konumlandırarak belli ölçüde meşruiyet alanı açmış görünüyor.
Ö.Ö.: İsrail’de basın üzerinde ciddi bir sansür olduğu görülüyor. Hem düşen bombalar sonucu kaç kişinin hayatını kaybettiği, hem de çatışmalarda kaç İsrail askerinin öldüğü konusunda net ve şeffaf bilgiler paylaşılmıyor. Bununla birlikte, haftalardır İsrail Savunma Kuvvetleri’nin beklediği ölçüde bir ilerleme kaydedemediği de gözlemlenebiliyor.
A.İ.: Evet.
Ö.Ö.: Hatta bazı İsrailli generallerin de “Hizbullah iyi hazırlanmış ve bize karşı mücadelede bazı taktiklerini değiştirmiş” yönünde açıklamalarda bulunduğu aktarılmıştı.
A.İ.: Evet, Lübnan’da ya da Lübnan dışında yaşayan Şii veya Hristiyan Lübnanlılarla konuşulduğunda Hizbullah’a yönelik oldukça çelişkili bir tutum olduğu görülüyor. Pek çok kişi “başımıza gelenlerin sorumlusu Hizbullah” derken, aynı zamanda İsrail’e karşı direnecek yegâne gücün yine Hizbullah olduğunu da kabul ediyor.
Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin ise etkisiz bir yapı olarak görüldüğü ifade ediliyor. Ayrıca ordunun yaklaşık %30–35’inin Şii olması nedeniyle, Lübnanlı Şiileri dışlayarak İsrail’e karşı alternatif bir askeri güç oluşturmanın mümkün olmadığı; aynı nedenle ordu üzerinden Hizbullah’ı silahsızlandırmanın da gerçekçi olmadığı belirtiliyor.

Bunun yanında, İran’daki gelişmelerin ardından olası yeni hamleler de tartışılıyor. Hürmüz Boğazı çevresindeki bazı adalara yönelik sınırlı bir kara operasyonu ihtimali gündeme geliyor. Yaklaşık 5 bin deniz piyadesinin bölgeye sevk edildiği yönündeki iddiaların, İran’la yürütülebilecek bir pazarlıkta koz artırma amacı taşıyıp taşımadığı ya da gerçekten bir hazırlık olup olmadığı ise belirsizliğini koruyor.
Donald Trump’ın böyle bir kara harekâtına onay verip vermeyeceği de net değil. Benjamin Netanyahu’nun ABD üzerinde baskı kurduğu yönünde değerlendirmeler yapılırken, Trump’ın İran Rehine Krizi döneminde Jimmy Carter’ın yaşadığı başarısızlığa benzer bir tabloyu göze alıp almayacağı soru işareti olarak duruyor.
Öte yandan ABD’de, Britanya’daki ırkçılık karşıtı mitinglerin bir başka biçimi olarak görülebilecek “No Kings” eylemlerinin ikincisi gerçekleştirildi. Ülke genelinde yaklaşık 3 bin 300 farklı noktada düzenlenen yürüyüşlere toplamda 8 milyon kişinin katıldığı ifade ediliyor. Eylemler özellikle Minnesota merkezli başlasa da New York City, Chicago ve birçok büyük kentte geniş katılımlı yürüyüşler yapıldı. New York’taki yürüyüşün en önünde yer alan ve korteji açan ismin de Robert De Niro olduğu belirtiliyor.
Ö.Ö.: Biz de dün Açık Gazete’de onun konuşmasına yer verdik. Minnesota’da ise Jane Fonda’nın yaptığı konuşma oldukça dikkat çekiciydi. Fonda, “Minnesota’daki direniş bütün ABD'ye Trump’a karşı mücadelede ilham kaynağı oldu” diyerek Minnesota’yı adeta bir slogana dönüştürdü.
A.İ.: Bir de geçen seferki “No Kings” yürüyüşü için şarkı besteleyen kişinin adını şimdi çıkaramadım.
Ö.Ö.: Bruce Springsteen.
A.İ.: Evet, onun şarkısının burada da çeşitli vesilelerle söylendiğine videolar üzerinden tanık oldum. Son bir haberle bitireyim: İsrail’de parlamentoda maalesef dün…
Ö.Ö.: İdam cezası mı?

A.İ.: Evet, 62’ye karşı 48 oyla ölüm cezası kabul edildi. Aşırı sağ, dinci ve milliyetçi Itamar Ben-Gvir’in önayak olduğu bu yasa, İsrail devletinin varlığını reddetmek amacıyla işlenen cinayetlerde ölüm cezasını yeniden getiriyor.
İsrail’de ölüm cezası 1952’de, yalnızca savaş suçu ve soykırım gibi istisnai durumlar için geçerli olmak üzere diğer suçlar açısından kaldırılmıştı. En son 1963’te Adolf Eichmann ölüm cezasına çarptırılmış ve ceza uygulanmıştı. O tarihten bu yana İsrail’de ölüm cezası fiilen uygulanmıyordu ve ülke, Birleşmiş Milletler’in ölüm cezasının uygulanmamasına yönelik yaklaşımına da büyük ölçüde uyum gösteriyordu.
Yeni düzenlemeyle birlikte, “İsrail devletinin varlığını reddetmek amacıyla işlenen cinayetler” kapsamında ölüm cezasının yeniden devreye sokulması öngörülüyor. Bu durumun pratikte özellikle Filistinli eylemcilere yönelik uygulanacağı değerlendiriliyor. Yasa ayrıca iki farklı durumu esas alan bir çerçeve ortaya koyuyor.
Ö.Ö.: Apartheid’in yeni bir örneği yani?
A.İ.: Tabii, yani bir ceza yasasında ayrımcılık uygulanması söz konusu.
Ö.Ö.: Yahudiyseniz ölüm cezası almıyorsunuz, Filistinliyseniz alıyorsunuz.
A.İ.: “Terör eylemi” olarak tanımlanan fiiller kapsamında, esas itibarıyla İsrail devleti sınırları içinde, devletin varlığını inkâr etmek amacıyla cinayet işleyen kişiler için ölüm ya da müebbet hapis cezası öngörülüyor.
Bu düzenleme İsrail devleti sınırları içinde geçerli. Bunun yanı sıra, yaklaşık 59 yıldır İsrail’in askeri işgali altında bulunan Batı Şeria’da ise “terör eylemi” kapsamında cinayet işleyen herkes için doğrudan ölüm cezası öngörülüyor. İsrail hukukunda “terör eylemi” tanımının geniş tutulduğu ve Filistinli direniş eylemlerinin bu kapsamda değerlendirildiği de biliniyor.
Ö.Ö.: Tabii.
A.İ.: Dolayısıyla tek bir ceza kapsamında iki ayrı uygulama söz konusu; ayrımcılık yalnızca kişilerin Yahudi olup olmamasına göre fiilen değil, aynı zamanda farklı bölgeler için getirilen iki ayrı düzenlemeyle de resmileştiriliyor.
Ayrıca yasa, bazı hâkimlerin ölüm cezasına direnmesini engellemek amacıyla kararların oy birliğiyle değil, basit çoğunlukla alınmasına imkân tanıyor. Ölüm cezası verildikten sonra en geç 90 gün içinde infaz edilmesi öngörülüyor; başbakanın ise bu süreyi yalnızca bir kez uzatma hakkı bulunuyor.
Önümüzdeki günlerde ikinci bir yasa tasarısı da gündeme gelecek. Bu tasarı, Gazze Şeridi’nde 7 Ekim saldırılarına katıldığı iddia edilen kişiler için özel bir mahkeme kurulmasını ve ölüm cezası uygulanmasını öngörüyor. İlk düzenleme kabul edildiği için, bunun da büyük olasılıkla kabul edileceği düşünülüyor.
İsrail’de “terörizm” tanımının Filistin ulusal hareketini ve işgale karşı direnişi kapsayacak şekilde geniş tutulduğu dikkate alındığında, bu düzenlemenin açık biçimde ayrımcı olduğu yönündeki eleştiriler dile getiriliyor. Bu eleştiriler hem İşçi Partisi’nden, hem de Liberal Merkez Parti’den milletvekilleri tarafından ısrarla vurgulandı.
Buna karşılık aşırı sağ Otzma Yehudit partisinden bir milletvekilinin yanıtı dikkat çekiciydi: “Bu tipik bir Yahudi kanunu ve ahlaki bir kanundur” ifadesini kullandı. Başka bir milletvekili ise “Bu tür teröristlerin hepsi birer Adolf Eichmann’dır, hepsi Nazidir; biz Nazilere karşı yalnızca ölüm cezası uygularız” şeklinde konuştu.
Öte yandan 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail hapishanelerinde yaklaşık 100 Filistinli tutuklunun hayatını kaybettiği; uluslararası insan hakları örgütlerinin bu ölümlerin önemli bir kısmında işkence iddialarına dikkat çektiği belirtiliyor. Bu çerçevede, İsrail’in ölüm cezasını şimdi yasal olarak yeniden düzenlediği, ancak fiilen zaten benzer sonuçlar doğuran uygulamaların bulunduğu yönünde değerlendirmeler yapılıyor.
Ö.Ö.: Peki Ahmet Bey, çok teşekkürler.
A.İ.: İyi günler.
Ö.Ö.: Haftaya Dinleyici Destek Haftası olduğu için görüşemeyeceğiz ama sonraki hafta görüşmek üzere.
A.İ.: İyi günler, iyi çalışmalar!


