Bir zamanlar İstanbul’un en gözde delikanlıları tulumbacılardı. Mahalle mahalle tanınırlar, cesaretleriyle övünürlerdi. Reşat Ekrem Koçu’nun anlattığı hikâyelerde paşa kızlarının gönlünü çalan, kabadayılıklarıyla nam salan, kopuk diye anılan bu gençler dönemin popüler kültürünün de kahramanlarıydı. Oysa tulumbacıları ortaya çıkaran şey ne kahramanlık hikâyeleriydi ne de kabadayılık. Kuraklıktı.
Yüzyıllar boyunca İstanbul yaz aylarında sık sık yandı. Ahşap evler birbirine bitişikti, sokaklar dardı, rüzgâr alevleri bir mahalleden diğerine taşıyordu. Yaz geldiğinde toprağın ve ahşabın kuruması, yangınların çok daha kolay yayılması anlamına geliyordu. Üstelik yangını söndürecek su da çoğu zaman yetersizdi. İlk zamanlarda yangını durdurmanın yolu, alevlerin önündeki evleri baltalarla yıkmaktı.
Ardından tulumba geldi. 17. yüzyılın sonlarında Hollandalı mucit ve mühendis Jan van der Heijden, yangınlarda kullanılmak üzere suyu basınçla iletebilen bir tulumba sistemi geliştirdi. Bu teknoloji kısa süre sonra Osmanlı İmparatorluğu’na da ulaştı. 18. yüzyılın başında, kaynaklarda Gerçek Davut Ağa olarak geçen Fransız asıllı mühendis David’in geliştirdiği yangın tulumbasıyla birlikte Tulumbacılar Ocağı kuruldu. Böylece suyu basınçla taşıyan yeni teknolojiyle, tulumbacılar İstanbul’un yangınla mücadelesinin simgesi hâline dönüştü.
Ne yazık ki tulumbacılar nihai çözüm olmadı. Dönemin tarihçileri tulumbaların kullanılmaya başlamasından sonra da büyük yangınların devam ettiğini yazıyor. Osman Nuri Paşa bu durumu şöyle anlatıyor: “Tulumbanın ihdasından sonra yangınlar eksilmedikten mâadâ en büyük yangınlar bilâkis daha sonraları vâki oldu”.
Sayfiye’de Fatma Zişan Tokaç ve Zehra Fatma Çelik İstanbul’un yazlarında kuraklığı, kent yangınlarını ele alıyor; kentin bitmeyen sorunu yangınlar ve su kıtlığıyla mücadelenin baltacılardan yağmur dualarına uzanan farklı boyutlarını konuşuyorlar.
Hiçbir iklim hikâyesi münferit değil.
Yüzyıllar sonra bugün, bu bülteni her nerede okuyorsanız, iklim krizinin sıcaklık rekorlarından, yangın haberlerinden, kuraklık riskinden ibaret olmadığını biliyoruz. Yaşamlarımızı, sağlığımızı, ekosistemleri ve ekonomileri aynı anda dönüştüren çok katmanlı bir krizle karşı karşıyayız. Bir tulumbacının hikâyesi de, bir orman yangını haberi de, telefonunuza düşen sıcak hava uyarısı da aynı büyük anlatının parçaları.
COP31’e ve Halkların İklim Zirvesi’ne giderken kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Bu defa da daha güçlü tulumbalar yapmakla mı yetineceğiz, yoksa yangınları büyüten koşulları değiştirmeyi mi talep edeceğiz?

